Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

KADİR LEVENT BECİT KİŞİSEL SAYFASI

BEN VATANDAŞIN DANİSKASIYIM…

İlk söylenince abesle iştigal bir söylem gibi geliyor “Ben şunun daniskasıyım” sözü. Genel olarak halk arasında kullanılan bu sözcük önem teşkil eden konuşmalarda kullanılmamaya özen gösterilir. Yerine “mükemmel, ala vb.” söylemler kullanılır.

 

Başbakanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN geçtiğimiz günlerde “Ben çevrecilerin daniskasıyım” dedi bir konuşmasında. Bu yaşından sonra biz Sayın ERDOĞAN’a ne şekilde konuşmasını öğretecek değiliz tabiî ki, ancak insanlar bulundukları yere göre hal ve tavırlar içerisinde bulunmalıdır.

 

Çevrecilerin daniskası olan Başbakanımıza bağlı olan İçişleri Bakanlığı kuruluşu Emniyet Müdürlüğü personelleri bu sözün üzerinden kısa bir süre geçmesine karşı eylem yapan çevrecileri karga tulumba göz altına aldılar.

 

Yazıyı çevrecilik boyutuna sıkıştırmamız doğru olmayacak ayrıca sıkıcı bir hal alacaktır. Başlıkta da belirttiğim “Ben Vatandaşın Daniskasıyım” noktasını karınca kararınca ele almaya çalışacağım.

 

Neden bu sözü söyleme ihtiyacı duyduğumu belirtip konuya hemen girelim.

 

Ülkemiz artık dünya yolsuzluğunun anavatanı durumuna gelmek üzeredir.

 

AKP Genel Başkan Yardımcısı ile ilgili belgelerle ortaya konulan 1 milyon dolarlık bir yolsuzluk iddiası üzerine Meclis Başkanlığı’na “Şaban Dişli’nin malvarlığını açıklaması” için bir başvuruda bulunuldu. Ancak Meclis Başkanlığımız bu konuyu görüşme ihtiyacı bile duymadı.

 

Bizlerin verdiği vergilerle gününü gün eden insanlara hesap sormak hepimizin başlıca vatandaşlık görevidir. Bu görev gereği olarak bizlerin vekilleri olan(!) Milletvekillerimiz bizlerin bu vatandaşlık görevlerini yerine getirmek görevini de üstlenmelidirler. Lakin içinde bulunduğumuz şu günlerde Başbakan için bile yolsuzluk dosyaları mecliste ise bunun yapılmasını beklemek sanırım bir nebze ütopik olacaktır.

 

Bir ülke düşünün ki; Başbakan hakkında yolsuzluk iddiaları var. Mevcut Cumhurbaşkanı ile ilgili yolsuzluk iddiaları var. Hatta Cumhurbaşkanı devleti dolandıran birisini affediyor. İktidar Partisi vekilleri hakkında pek çok yolsuzluk iddiası mevcut. Daha sonra da bu yolsuzluk iddialarının kahramanları bizlere hak hukuktan bahsediyor.

 

Kusura bakmasınlar da ben vatandaşın daniskasıyım. Bunlara inanmam…

 

Milletin vekili olması gereken milletvekillerimiz ne yazık ki bizlerin vekili değil efendisi konumundalar. Bizlerin üzerinde ince bir çul örtülü iken onların üzerinde kocaman bir dokunulmazlık zırhı var. Bu zırhın kendilerini koruduğuna öyle bir inanmış durumdalar ki o zırh sayesinde kendilerini ölümsüz görebiliyorlar. Öyle bir hal alıyor ki bu tavırları milletin üç kuruşuna göz dikmekte bir sakınca görülmüyor. Ama unuttukları bir şey var. Oy kurşununa dayanabilecek bir zırh henüz üretilemedi ve üretilemeyecektir.

 

Hukukun üstünlüğüne inanmış bir bireyin hiçbir şekilde dokunulmazlığa ihtiyaç duyması söz konusu olamaz. Ben nasıl hukuk karşısında alnım ak bir şekilde duruyorsam benim vekillerim de aynı şekilde durabilme cesareti gösterebilmelidirler. Ben devletin kurumlarına güvenirim, hukuka inanırım. Ben vatandaşın daniskasıyım çünkü. Ya siz beyler, ya siz hanım efendiler?

 

 Mecliste ceylan derisi koltuklarda el kol kaldırmak değildir milletvekili olmak.

 

Ben ne yiyorsam ben ne içiyorsam ben ne giyiyorsam sizlerde aynısını yapabilmelisiniz.

 

Ben nasıl hukuk karşısında ancak hukukla korunuyorsam sizlerde yalnız hukuka sığının.

 

Benim üzerimde nasıl haklar var ise sizlerin üzerinde de bunların dışında bir hak olması doğru ve etik değildir. Benim işçilerim aylık 450 YTL asgari ücrete tabi iken 8 bin YTL den yüksek maaş alan ve bunu az bulan bir kişi ne kadar bu milletin vekildir?

 

Vatandaş olmak zor iştir. Devletin her türlü cefası sırtlarına biner vatandaşların. Hayatlarında denizi görmemiş milyonlarca insan var bu ülkede. Ama burs alarak okuyan bir öğrenci bir bakıyorsunuz milyonların görmediği o denizin üzerine milyon dolarlık gemi indirebiliyor…

 

60 yaşına kadar gece gündüz çalışıp hiçbir birikim sağlayamayan milyonların olduğu ülkemizde 16 yaşında bir çocuk şirket sahibi olabiliyor.

 

Tek dostu toprak olan çiftçilerimiz üretim sıkıntısından bahsettiğinde birileri utanmadan, sıkılmadan “Gözünüzü toprak doyursun” diyebiliyor.

 

Vatan topraklarını korurken şehit düşen askerlerimizin ailelerine “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” denilebiliyor maalesef.

 

Yanan ormanlar üzerine “Artık kene kalmadı” gibi komik bir yaklaşımda bulunulabiliniyor artık.

 

Ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’ün manevi mirasına saygı duymayan bir devlet başkanı ile görüşmek için kalkıp Başkentimiz dışında bir şehir seçilebiliyor.

 

Bunların üzerine çıkıp bizlere vatandaşlık dersi verildiği bile oluyor ki bu olay gerçekten acıdır.

 

Sizler bunları yaptığınız sürece vatandaşlığınız tartışma konusudur.

 

Beyler kusura bakmayın bizler vatandaşın daniskasıyızdır…

 

Politika Dergisi Sayı 7 de yayınlanmıştır...

Perşembenin Gelişi Çarşambadan Bellidir…

 

Bir atama tartışmaları silsilesi süregidiyor medyada. Ortada yapılan büyük bir kadrolaşma olduğu bir gerçek. Ancak bugün sözde demokrasi savunucusu bir grup medya mensubu mevcut sürece gelene kadar ki yapılan kadrolaşmalara karşı neden tepkisiz, sessiz kaldı sorusuna ne yazık ki yanıt bulmak kolay değil.

 

AKP İktidarı’nın başa gelmesini sağlayan kadrolaşma 1980’den itibaren sürekli bir şekilde ülkemizde yaşanmıştı. Bu kadrolaşma hareketinin meyvesi olarak 2002 yılında 11 aylık bir parti Türkiye’de tek başına iktidar sahibi olabildi. Yıllarca devletin her türlü kurumunda göz görerek meydana gelen Siyasal İslam kadrolaşmasına karşı ne yazık ki ne Devletimiz yöneticileri ne de medya gereken ilgiyi göstermemişti.

 

Emniyet Genel Müdürlüğü altında çok ciddi bir Fethullahçı Örgütlenme oldu artık yeni yeni söylenir duruma gelmiştir. Ancak yıllardır planlı bir kadrolaşma hareketi olmasına karşı bunlara karşı bir tavır takınılmamıştır.

 

Şu günlerde Cumhurbaşkanı’nın yaptığı Rektör atamalarından ötürü sürekli bir haber hareketliliği var. Cumhurbaşkanı’nın mevcut sistemimizle sorunu olan Profesörleri Rektör olarak ataması pek çok spekülasyon ortaya çıkarmıştır. Ancak bakılması gereken asıl noktayı hep görmezden geliyoruz.

 

Bilimi rehber edinmiş Laiklikle sorunu olan bir bireyin tabii olarak bilimle de sorunu olması gerekmektedir. Bilimle sorunu olan bir insanın ise profesörlük unvanını kazanabilmesi için birilerinin onu alttan iteklemesi, birilerinin de elinden tutup yukarı çekmesi gerekmektedir. Ayrıca bunların dışında bir kişinin seçimde ilk altıya girebilmesi için arkasında onu destekleyen de bir kadronun varlığı tartışılmaz bir gerçektir.

 

Bu noktada önemli olan Cumhurbaşkanı’nın bugün yaptığı atamalar mı, yoksa yıllardan beri süregelen kadrolaşmalar mı? Asıl önemli olan bu soruyu görmezden gelerek bir çözüm yolu bulabilmemiz bana göre biraz zor olacaktır.

 

Devlet kurumları yıllardan beri pek çok kitle tarafından göz göre göre sömürü düzeni haline getirilmiştir. “Salla başı al maaşı” vecizesi çerçevesine girebilmek için insanlar meclis koridorlarında torpil sıralarında heder olmuşlardır. Her gelen iktidar bir önceki iktidarın kadrolarını tasfiye edip yerine kendi istediği bireyleri oturtmuştur.

 

Bu tasfiye yalnız bir siyasi oluşumun devlet üzerinde erkini güçlendirmesine neden olmamıştır.

 

Yıllarca bürokrasi içerisinde devlet terbiyesi ile yetişmiş, işinde artık profesyonel olmuş başarılı bürokratlar, kendilerinden en çok verim alınacak dönemlerde ya görevden alınmışlar ya da emekliye sevk edilmişler.

 

Yılların emeği ile yetişen bu bürokratların yerine de onlar kadar deneyimli olmayan kişiler atanmış ve devlet işleyişinin ağırlaşmasına, aksaklaşmasına neden olunmuştur. Bu durum her yeni hükümetle kısmen değişime uğrayan hükümet politikaları üzerinde etkili olmamakla kalmamış bunların üzerine bir de devlet politikalarında sürekli bir değişime neden olmuştur.

 

Devlet politikalarında bu denli sık değişimlerin yaşanması da ister istemez sağlıklı büyümeyi gerçekleştirmemizin önünde büyük bir set olarak yer almıştır.

 

Bugüne kadar süregelen kadrolaşma hareketlerinin sonucunda iktidar sahibi olmuş bir siyasi partinin, kendi varlık sebebini yok sayarak bu kadrolaşmayı yapmayacağını beklemek büyük bir hata olurdu.

 

Atalarımız “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” demişler zamanında. Bizler çarşamba günlerinde çarşafa sarılıp yattığımızdan perşembe gününde atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Yıllarca üç maymun misali sessiz sedasız yapılanları izleyenler, bugün ortalıkta her ne kadar bağırsalar da iş işten geçti. Mevcut atamlar yapıldı ve bu rektörler görev yerlerine geçtiler bile.

 

Bizler bundan sonrası için ne yapılması gerektiğini oturup düşünmeli, konuşmalıyız. Devletin her noktasını sarmış olan kadrolaşmanın karşısına ne şekilde bir duruşla çıkmamız gerektiğini irdelemeliyiz. Başka türlü ne yazık ki bizler olduğumuz yerde sayacak, iktidarların yakınları da kurumların tepelerinde cirit atacaktır…

 

Esen Kalın…

Vatan Size Minnettardır...

"...birdenbire beş adım sağında onu gördü.
paşalar arkasındaydılar.
o, saati sordu.
paşalar: "üç," dediler.
sarışın bir kurda benziyordu.
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
kocatepe'den afyon ovasına atlayacaktı” *

 

26 Ağustos’ta Kocatepe’de bir destan yazıldı. Türk’ün ateşle imtihanının en büyük destanlarından birisi. Kamyonlarla gelenlerin karşısında kağnılarla yer alıyorduk. Büyük bir başarıya artık ramak kalmıştı 26 Ağustos’ta…

 

Günümüzde ne yazık ki o günlerde içimizde yer alan Ulusal Bağımsızlık duygusu artık iyice köreltilmiş. Her köşe başında köşe dönücü avcıları bulunuyor. O zaman bağımsızlık için bilenen yürekler şimdi köşeler biliyor dönmek adına.

 

Televizyon karşılarında üç beş programdan örnek aldıkları bir grup insan gibi olmak hayali sarmış dört bir yanı. Kocatepe’de bir kahraman olmak artık önemli değil. Çanakkale’de ki Seyit Onbaşı ise olamayız hiçbirimiz.

 

15 Mayıs 1919’da Anadolu coğrafyası üzerini tamamen sarmış olan karanlıktan çok daha aydınlıkta olmamıza karşın ne yazık ki içimizdeki bağımsızlık ateşi karanlığa takılmış. Söndürülmüş ulusal duygular. Birlik, beraberlik, bütünlük artık sadece ekonomik çıkarlar adına olur olmuş. Ben aşk değil mantık evliliği istiyorum –ki bu mantık evliliği tamamen ekonomiktir- denilen bir ülkedeki insanlarda yürekten bağlılığın oluşturduğu bir birliktelik bulabilmek ne kadar mümkündür.

 

Karanlıkta bırakıldık yıllardır. Eylül İmparatorluğu’nun üretimi olan Özal Gençliği ile sadece hayatı gülmek sandık. Oysaki en büyük mutluluğun toplumun tamamında yayılabilecek mutluluk olduğunu unuttuk, unutturulduk.

 

Bir futbol maçında elde edilen zaferden sonra ortalığa dökülen milyonların en büyük zaferlerimizin bayramlarında yerlerinden kalkmadıklarını görmekteyiz. Üzerimize serpilmiş ölü toprağını yalnız futbol maçları uçurmakta.

 

Bu sefer farklı olsun diliyorum. Kocatepe Zaferi’nin bugününde bunu herkesten istiyorum. Bu sene 30 Ağustos’ta, Zafer Bayramımızda elimizde bayraklarla yollarda olalım. Karşılıklı bağımlılık masallarına karşı hep birlikte “Tam Bağımsızlık” diye haykıralım dört bir yana.

 

Kocatepe bugün hala kan kokmakta. Çanakkale kan kokuyor. Anadolu toprağının şahit olduğu varlık mücadelemiz tüm toprağı kanla yıkadı. Oysa bunların kıymetini bilemiyoruz günümüzde. Bir saatimizi bile bize bugünleri emanet eden Atalarımızı anmak için ayırmıyoruz günde.

 

Artık uyanmalıyız.

Ülkemizin dört bir yanı sarılmış.

 

Silahla değil bu sefer.

 

Parayla, medyayla, inanç sömürüsü ile sarılmış.

 

Elimizdeki tüm devlet mallarını aldılar. Yetmedi. Topraklarımızı alıyorlar.

 

Kan kokan bu topraklara paha biçmeye kalkmak için hiçbir kimsenin damarlarında ki kan buna yetemez.

 

Bizler için canını dişine takmış, gece, karanlık, soğuk, sıcak, açlık, susuzluk unutmuş atalarımızın yadigârına hepimiz sahip çıkmalıyız.

 

Her gün yapmasak bile en azından bugünlerde unutmayıp, onları anmalıyız…

 

Başta Başkomutan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, Bağımsızlık Savaşımız için elinde bir çöp bile taşımış her bireyin önünde saygıyla eğilip, onlara yalnızca minnettar olduğumu söylemek istiyorum…

 

Esen Kalın…

 *Nazım Hikmet – Kuvayi Milliye Destanı

Türkiye’nin Kene Gerçeği

 

 

Ülkemizde birkaç yıldır süregelen KENE vakaları gündemimizde önemli yer edinmektedir. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığı ile ölümcül vakalara neden olan kenelerle mücadele dört bir yandan devam ediyor. Her geçen gün yeni çözümler üretiliyor.

 

Ancak gözden kaçan bir konu var…

 

Bizler uzun zamanlar boyunca insan kılığına girmiş kan emicilerin kanımızı keneden beter emmesiyle yaşamaya alıştık. Üstelik bu keneler bir anda öldürmüyor da. Resmen süründürüyor toplumu.

 

Elinde avucundaki üç kuruşa göz dikilen vatandaşlarımız pek çok kere çeşitli kene gruplarının saldırısı altında kalıyorlar. Bu gruplar bazen sermaye çevresi, bazen siyasi çevre bazen de medya çevresi olarak karşımızda. Asıl korkulması gerekilen ve mücadele yöntemleri araştırılan bu kitlelere karşı nedense kaderine boyun eğen bir toplum halini aldık, aldırıldık…

 

Toplumda KKKA virüsü taşıyan kenelere karşı büyük bir seferberlik var. Zoologlar bu konuya ilişkin ciddi çalışmalar yapıyorlar ve başarılı oldukları da oluyor. Ancak iki ayaklı insan görünümlü kenelerle mücadele yalnız zoologlarla olamayacak kadar ciddidir.

 

“Bu kenelere karşı ne şekilde bir mücadele edilmelidir?” sorusuna hep birlikte çözümler bulmalı ve bu çözüm önerilerini uygulamaya geçirmeliyiz…

 

Bu amansız canlılara karşı mücadelemizde ki en önemli adım birlik olmaktır. Başka türlü bu savaşın başarıya ulaşmayacağı gerçeğini unutmamalıyız.

 

Öncelikle hali hazırda yapılanmayı sağlamış olan sivil toplum kuruluşları ve mesleki örgütlenme kuruluşlarında hepimiz yerimizi almalıyız. Hepimiz çocukken büyüklerimizden ölüm döşeğinde olan babanın çocuklarının birlik olması için çöpleri kırarak verdiği öğüdü dinlemişizdir. Bu öğüdü herkes haklı bulsa da haksızlığa karşı mücadelede bunu pek dinlemiyoruz maalesef…

 

Sağlanan bu birlikteliğin sonucunda ne olacak?

 

Herkesin canını sıkan olaylara karşı verilen tepki birlikle olacak ve daha ciddiye alınacaktır. Yapılan bilimsel araştırmalar en güzel sesin toplulukların çıkardığı ses olduğunu göstermiştir. Haksızlığa karşı verilen mücadelenin de daha çok alanda hak ettiği dinlenmeye erişebilmesi için bu sesin geniş kitleler tarafından hep bir ağızdan çıkması gereklidir.

 

Demokratik sistemlerin olmazsa olmazlarından olan sivil toplum kuruluşları altında her ne kimlikten olursak olalım kendimize yer edinmeliyiz. Sendikalarda kendimize yer edinmeliyiz. Bunlar olduğu sürece, biz çevremizdekilerin hakkını kolladığımız sürece çevremizde bizlerinde hakkını kollayacak insanlar olacaktır.

 

Bu kan emici kenelere karşı savaşta ne yazık ki bizi izole edebilecek bir sprey olamayacaktır. Bu yüzden bir köşeye geçip birileri bizi kurtarır demek imkansızdır.

 

Mustafa Kemal’in Milli Mücadele ile ilgili vurguladığı en önemli noktalardan birisi; “Milletin istikbalini yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır” fikridir.

Günümüzde bu sözün ne kadar büyük anlam taşıdığını görmemek sadece kör olmaktan olabilir.

 

İnsan kılığına bürünmüş, iki ayaklı kenelere karşı bir mücadele vermek gerekiyorsa bunun için öncelikle birlik olmalıyız. Bu konudaki mücadeleler ancak hep birlikte geliştirilebilir.

 

Esen Kalın…

Uyanın... Vatan Satılıyor...

“Misak-ı Milli Sınırları içerisinde Vatan bir bütündür, bölünemez.” 

Erzurum Kongresi’nin en can alıcı maddelerinden birisidir bu madde.

 

Şimdi içerisinde olduğumuz süreçte, AKP İktidarı Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına inat bir şekilde Vatan Topraklarının satışına ilişkin bir yasa çıkartmakta hiçbir çekince görmemektedir. Tüm ülke gündemi “Ergenekon Davası”na kilitlenmişken 3 Temmuz 2008 günü bir çırpıda çıkarılan bu yasa ile ülke topraklarımız içerisinde yabancılara hiçbir üst sınır olmadan topraklarımızın satışına yeniden başlanılmıştır.

 

Başbakan sınır konusunda ne diyor: “"...Bir sınırlama getirirsek küresel yatırımcıyı çekemeyiz... Yabancı şirket tarım amacıyla 100 dönüm isterse vermek durumundayız. İhtiyacını karşılayacak arazi bulamazsa küresel sermaye niçin bizi tercih etsin?"

 

Peki, o 100 dönüm araziyi biçecek çiftçimizin durumu ne olacaktır?

 

Kendi toprağında ırgatlık…

 

Bu yasa karşısında ne yazık ki toplum gereken tepkiyi vermemektedir. Hatta Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah GÜL’ün katıldığı bir gezide 80 yaşındaki bir Ninemiz bu durumu dile getirince Cumhurbaşkanı’nın korumaları tarafından apar topar uzaklaştırılmıştır.

 

Coğrafyamız üzerinde pek çok ülkenin gözü varken böyle bir yasa çıkarmanın hiçbir haklı gerekçesi olamaz.

 

Ermeniler bir yandan topraklarımıza göz dikmiş.

 

Kürdistan hayali kuran bir güruh bulunmakta.

 

Büyük Ortadoğu Projesi altında bir emperyalizm projesi cereyan ediyor.

 

İsrail her yana göz dikmiş.

 

Bu süreç içerisinde toprakları satmanın ne kadar mantıklı olduğunu bu yazıyı okuyanların akılları ve vicdanlarına bırakıyorum.

 

Yabancılara mülk satmıyoruz. Arazi satıyoruz. İyi niyetiyle Türkiye’de tatil yapmak isteyen bir yabancıya bir hane satmak ile o tatil beldesinde dönümlerce arazi satmak arasında çok büyük farklılık vardır. Yabancı yatırımcı çekmek acıyla olduğu söyleniyor. Kendi öz yatırımcımız ne olacak o durumda?

 

Suudi Arabistan Tarım Bakanı en az 100 bin hektar tarım arazisi aradıklarını söylüyor. Bu yasa bir hata yasası değil, bir peşkeş yasasıdır.

 

Lozan ile tapuladığımız bu coğrafyayı parsel parsel satmak Milli Duygularımızı da satmaktır. Bu yasa bir hata yasası değil, işgal yasasıdır.

 

Kanla sulanarak kazanılmış topraklarımız üç kuruşa satılıyor. Bu yasa bir hata yasası değil, bir ihanet yasasıdır.

 

Biz gidip Amerika Birleşik Devletleri’nde, İsrail’de, İngiltere’de, Yunanistan’da ve diğer ülkelerde 100 dönüm tarım arazisi isteyelim. Verecekler mi bize? Kendini AB’nin vazgeçilmezi olarak gören, AB ile karşılıklı bağlılıktan bahseden AKP İktidarı’nın çıkardığı bu yasanın diğer ülkelerde neden olmadığını düşünmekte fayda vardır. Madem zararsız bir yasa çıkarsın AB üyesi ülkelerde…

 

Tarihimiz boyunca pek çok kez savaştığımız, savaşarak, kanımızı dökerek kazandığımız bu toprakların, yabancılara satılması çok manidardır. Yarın bir gün 100 dönümlük arazisinin üstüne birisi çıkıp kendi ülkesinin bayrağını dikerse ne olacak?

 

Ekonomik olarak bunun gerekliliğinden bahseden AKP İktidarı’na buradan açıkça söylüyorum…

 

“Bu ülkenin topraklarına verilebilecek hiçbir bedel, benim atalarımın kanından kıymetli değildir. Eğer burayı almak istiyorlarsa aynı bedeli ödemek zorundadırlar…” diyebilecek, o her zaman bahsettiğiniz dik duruşunuz var mı? Eğer yoksa o koltuklarda oturmamanız gerekmektedir…

 

Biz bu ülkenin sınırlarını kanla çizdik. Hiçbir para da burada geçmez.

 

Avrupa Birliği ile üyelik görüşmelerinin sürdüğü bu zamana kadar; kıyıların, sit alanlarının, su havzalarının, ormanların, devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerin, meraların, yaylaların ve bütün tarihi doğal ve kültürel varlıklarımızın işgallerine, yasal olmayan kullanma biçimlerine engel olacak kendi içinde bir bütün oluşturan etkili ve caydırıcı kurallara sahip bir imar mevzuatı süreci bir türlü masaya gelmemiş, gündeme getirilmemiştir.

 

Bu alanlarla ilgili illaki bir düzenleme yapılacaksa ilk önce oralardaki yasa dışı yapılaşmalar önlenmelidir.

 

Bunların yapılmadığı bir süreçte çıkıp Vatan’ı yabancılara satmak, üzerinde hala kan kokusu olan bu toprakları birilerine peşkeş çekmek, hiçbir şekilde affedilemez ve affedilmemelidir.

 

Kararı bu ülkenin kazanılmasında atalarının kanlarını döktüğü Türk Ulusu verecektir ve gecikmeden vermelidir. Yoksa yarın çok geç olabilir…

 

Esen Kalın…

Devrim Rövanşı

Türkiye’de 1 yılı aşkın süredir iddianamesi bile hazırlanmadan pek çok önemli isimlerin gözaltına alındığı bir dava var: ERGENEKON

Bu davanın gerekçesi; Darbe hazırlığı ve darbecilik yapmak…

Yazarlar toplanıyor birden bire… Üstüne yetmiyor Emekli Paşalar toplanıyor… Hatta eski milletvekilleri aranıyor…

Ahmet HAKAN 2 Temmuz 2008 tarihli yazısında yazmış; “Eğer Turhan ÇÖMEZ, Recep Tayyip ERDOĞAN’da ERGENEKONCU derse Sayın ERDOĞAN’da tutuklanacak mı?”

Bu yaşanan olaylar yansıtıldığı gibi demokrasi karşıtlığına karşı bir mücadele değildir. Bu olay ancak demokrasi karşıtlığının ta kendisidir. Fikir soykırımıdır bu yapılanlar.

AKP ilk beyanında “Yargı Üstünlüğü”nü vurguladı. Bu beyan açıkçası bana hiç mi hiç samimi gelmedi…

Neden derseniz, aynı AKP, Anayasa Mahkemesi alehlerinde karar verince “Yargının Siyasallaştığı” vurgusunu yapmamış mıydı?

Artık öyle bir noktadayız ki AKP’yi eleştiren ERGENEKONCU…

Acaba Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut durumu göz önüne alınırsa, AKP’yi eleştiren herkesi gözaltına alabilecekler mi gerçekten çok merak ediyorum…

Lagendik dayanamadı atladı…

“Bu operasyon beni çok mutlu etti” dedi…

Biz de “Aaaa. Lagendik mutlu olmuş. Doğru yoldayız” mı diyeceğiz?

“Lagendik, sen bir çekil kenara” demenin daha uygun olduğunu düşünüyorum…

Mehmet ALTAN’da sevinmiş bu olaylara…

İkinci dereceden Cumhuriyetçi, İkinci dereceden Atatürkçü birinden de farklı bir beyan duymayı bekleyemezdik sanırım…

Bu sürecin oluşumunda bir de yayın organı vardı…

Taraf Gazetesi…

Onlar eğer bir tarafsa, biz de tarafız…

Kemalist Tarafız… Kemalist Tavırız…

Bu ülkede pek çok önemli görevlerde bulunmuş, önemli yerlerde bulunmuş insanların kaçaklarını sanarak baskınlarla tutuklanması kabul edilebilir bir şey değildir… Bu ülke sevdalıları bu geminin fareleri değil kaptanlarıdır…

Yargı üstünlüğünden bahseden AKP’ye bir önerim olacaktır…

Madem “Yargı Üstün” kaldırın üzerinizdeki zırhları… Kaldırın dokunulmazlıklarınızı… Kendinizin söylediği “Yargı Üstünlüğü”nü bu şekilde görelim… Önce siz güvenin yargıya ki insanlar söylediklerinizin samimi olduğuna inansın…

Karanlık bir rövanş maçı yapmaya çalışıyor AKP İktidarı…

Bu ülkede Rejimle, Mustafa Kemalle, Devrimlerle sorunları olmayanlarla, hatta bunların sonuna kadar arkasında olanlarla bir rövanş maçı yapmaya çabalıyor…

Karşı devrim sürecini oluşturmaya çabalıyor…

Sattığı Cumhuriyet Kazanımlarının üzerine bir de Cumhuriyeti baltalamaya çabalıyor…

Ama unutmamaları gereken bir nokta vardır…

Bu ülkenin Kemalist kadroları öyle tutuklama ile bitmeyecek kadar çoktur…

Eğer inanıyorlarsa “Yılanı baştan ezmek gerek” sözüne, bizlerin başı Mustafa Kemal ATATÜRK’tür ve O’nu yılan olarak görme gafletinde bulunacak herkesin sonu hüsran olacaktır…

Bu ülkede Kemalistler ne badireler atlattı. Bunun da altından rahatlıkla kalkacaktır…

Ancak siz dokunulmazlığınızı kaldırırsanız Yargı’ya, kaldırmazsanız bile tarihe hesap vereceksiniz…

Bizleri merak etmeyin…

Kemalistlerin; veremeyecek hesapları hiçbir zaman olmaz…

Esen Kalın

Ümmetsel Travma

Mustafa Kemal ATATÜRK ve Devrimlerine karşı toplumdaki bir kesimin geçirdiği “Ümmetsel Travma”, travmatik sayıklamalara neden olmaktadır.

Hümeyni hayranı genç bir kadın çıkıp pervasızca Atatürk’e ve yapıtına saldırmakta bir sakınca görmemektedir. İktidar partisinin de Genel Başkan Yardımcısı bunun üzerine çıkıp bir de Türk Devrimi’nin toplumda travma yattığını belirtmekte.

Ne demişti Dengir Mir Mehmet FIRAT hatırlayalım hep birlikte:

“Türk toplumu bir travma yaşamıştır. Bir gecede kıyafetlerini, dillerini değiştirmeleri istenmiştir. Dini yaşama biçimleri ortadan kaldırılmıştır”

Konuya nereden yaklaşsam tutarsız kalıyor. Dil ile alfabe arasındaki farkı kavrayamamış bir insan bir partinin Genel Başkan Yardımcısı oluyorsa, üstüne bir de bu parti iktidar oluyorsa oturup bir düşünmekte fayda vardır. Eğer önceden biz Türkçe’den farklı bir dil kullanıyorsak ve bunu da bilmiyorsak Sayın FIRAT’ı yetiştiren tarihçiler hepimizi aydınlatsınlar.

Dini yaşama biçiminin ortadan kaldırıldığı ise tamamen mesnetsiz bir iddiadır. Bu insanlar rahat bir şekilde tüm ibadetlerini hala yapabiliyorlar. Türk Devrimi’nin başlangıcı olarak kabul edilen 19 Mayıs 1919’dan önce ibadet şekillerinde acaba bir farklılık mı bulunmaktaydı?

Kıyafet konusu ise garipliğin en üst düzeyidir. İnsanlar o günlerde neler giyiyorlarsa ondan sonra da aynı şekilde giyindiler. Hatta belki bilmiyordur Sayın FIRAT, Anadolu’nun pek çok köyünde hala aynı giyim tarzı mevcuttur. Kıyafetten kastı “Fes” ise o bizim tarihimize ithal olarak 2. Mahmut tarafından sokulmuştur.

Diğer genç kadına dönelim.

Bu genç kadın ne diyor:

“Ben Hümeyni hayranıyım…”

“Eğer suç değilse ben Atatürk’ü sevmiyorum…”

“Biz keşke İngiltere’nin himayesinde kalsaydık…”

Bu genç kadın arkadaşıma bir iki soru soralım…

Madem Humeyni hayranısın neden Kanada’ya gittin de İran’a gitmedin?

Bu genç hanımın acaba ataları Milli Mücadele’de savaştılar mı?

Bireyler şahıs olarak kimseyi sevmek zorunda değillerdir. Tıpkı bu şekilde garip açıklamalar yapan insanları benim sevmediğim gibi…

Ancak bir gerçeklik vardır.

Toplumu yabancı devletlerin sömürgeleştirmesinden kurtarmak için canı pahasına savaşmış insanlara saygı duymak zorundasınızdır. Eğer senin ataların bu ülke için kan döktülerse –ki döktüklerine inanıyorum- sen çıkıp kimsenin eserine, kendi atalarının eserine saygısızlık edemezsin.

Gerekçesi neymiş bu hanımın?

Okuma özgürlüğü elinden alınmış…

Atatürk’ü sevmediğini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısından rahatsız olduğunu belirten bu hanıma şunu söyleyebilme hakkımın olduğuna inanıyorum…

Kendi atasına, kendi atasının kanına, kendi atasının yapıtına, kısacası kendi tarihine saygı duymayan, sahip çıkmayan bir birey okusa da topluma zerre kadar fayda sağlayamaz. Bu tarz bireyler fayda sağlayamayacağı için bu devletim bu tip insanlar için para harcamamalıdır. Benim, ailemin, hatta tüm toplumun verdiği vergilerle beğenmediğin bir sistemden hiçbir şey, okuma hakkı dahi olsa isteyemezsin…

Bu hanımı aradan çıkarıp tekrar travma yaşandığını söyleyen Sayın FIRAT’a bir iki kelam daha edelim.

Evet! Türk Devrim Tarihi bir travma yaşatmıştır…

Ancak bu travma bu toplumda değil, kamyonlarıyla kağnılara yenilmiş olan anamalcı ve sömürgeci sistemlerde yaşanmıştır…

İşbirlikçi ve mandacı zihinlerde bir travma yaşatmıştır…

Sizler bugün meydanlarda söz söyleme hakkının ne şekilde geldiğini bir düşünün. Eğer bu sistem olmasaydı, eğer bu devrim süreci olmasaydı, eğer bunların mimarı Mustafa Kemal ATATÜRK olmasaydı, siz belki de İngiltere’nin yine bu coğrafya üzerinde kurulmuş bir maden ocağında ölüm pahasına çalışıyor olacaktınız. Hem de bu ülke yerine başka ülkelere hizmet için…

Bu eğer Sayın FIRAT’ta bir mana taşımıyorsa yaşadığı travmanın çok şiddetli olduğunu düşünüyorum ve en yakın sağlık kurumunda bir tedavi olmasını diliyorum…

Bu travma Türk toplumunda yaşanmamıştır. Türk toplumunun doğasından gelen Özgürlük duygusunu kaybetmiş, devletin başındaki ram olmayı bir marifet sayan, kendi toplumunu düşünmeyen bir avuç kitlede yaşanmıştır. Türk tarihinden saygı duymayan kimseler yaşadıkları bu “Ümmetsel Travma”yı toplumun tamamına mal etme lüksüne sahip değildir…

Madımaktan Çığlığımız Yükseliyor

9 yaşımı bitirmek üzereydim…

2 Temmuz 1993 günü televizyonda izlediğim olaylara anlam verme çabası, o gün nasıl içimeyse hala aynı şekilde içimde… O gün bilgisizliğin, daha çocukluğun verdiği bir anlamsızlık vardı üzerimde. Bugün ise çok daha farklı: Bir insan topluluğu kendi fikrini konuşarak açıklayamayacak kadar nasıl aciz olabilir…

O gündeyim yine…

Arkadaşlarım sesleniyorlar bahçeye top oynamaya inmem için… İnemiyorum… Benden yalnız 3 yaş büyük olan birinin o gün yanarak, yakılarak öldüğünü görüyorum televizyondan…

O günkü yaşadığım acı her 2 Temmuz’da içimde…

Ne istemişlerdi insafsızlar 12 yaşındaki bir çocuktan…

O günden beri benim içim yanıyor… O ateşi yakan eller neden yanmıyor…

O günlerden sonra Sivaslı yurttaşlarımıza şu soru espri amacı ile soruluyor:

Yakanlardan mısınız, yakılanlardan mı?

Bu ne densizlik, bu ne küstahlıktır…

35 kişinin hayalleri yakıldı o otelde…

Madımak sözünü nerede duysam içim ürperiyor…

Kendini ifade etmek konusunda bile basiretsiz kalmış, adam öldürmeyi marifet sanan, hem de bunu din adına yaptığı söyleyip yalanın büyüğünü söyleyen zavallı insanlar o gün orada 35 can aldı…

35 bin can alsanız biter miyiz sanıyorsunuz?

Biz her 2 Temmuz’da 35 bin kişi daha artıyoruz…

O gün oradaki her kıvılcım içimizde saklı. Her kıvılcımla biraz daha sarılıyoruz davamıza…

Çığlıklarımızı içime atıyorum belki bugün…

Ama şunu biliyorum:

Bu davaya baş koymuş her birey, eğer çığlığını dışa vurursa bu dünya yerinden oynar…

Aradan geçen 15 seneyi silip atıp, tekrar 9 yaşıma gelmek istiyorum ve o gün televizyonda bu acı haberi değil, güzel şenlikleri görmek istiyorum…

Kemalist Devrim ve Laiklik

Laiklik, en kaba tarifi ile devlet işlerinde hiçbir dini inanışın referans olarak alınmamasıdır. Devlet bütün dinlere eşit uzaklıktadır.

Dünya üzerinde özellikle Hristiyanlık'tan sonraki süreçlere bakıldığı zaman devletler din eksenli yönetilmeye başlanmışlardır. Hristiyanlığın yayılımı ile güçlenen teokratik devlet geleneği, İslamiyet'in kabulünün hemen ardından İslam Devletleri'nde görülmeye başlanmıştır. Gerek İslam Devletlerinde gerekse Hristiyan Devletlerde Teokratik Devlet Düzeni'nin yaptığı uygulamaların ne kadar faşizanca olduğu gözle görülür bir gerçektir. Bunların hepsini tek tek anlatmak ve açıklamak çok uzun sürecektir.

Birinci Dünya Savaşı ardından parçalanan ve işgal altına olan topraklarımızda verdiğimiz Bağımsızlık Savaşı'nın ardından kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ün önderliğinde yavaş yavaş laik bir devlet olma yoluna girmiştir. 3 Mart 1924 tarihinde Hilafetin Kaldırılışı ile başlayan süreç, 1928'de Anayasa'dan "Türkiye Cumhuriyeti'nin dini İslamdır" ibaresinin çıkarılması ile devam etmiş, 1937'de Anayasa'ya giren Laiklik ilkesi ile tam olarak vücut bulmuştur. Tabiki bu yaşanan deneyimin arkasında yapılan pek atılım Türk Devrim sürecinin güçlenmesinde çok önemli etki yaratmıştır.

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Laik Devletle ilgili düşünceleri açık ve nettir.

Atatürk, laiklik anlayışını, kendi el yazısı ile kaleme aldığı "Medeni Bilgiler" kitabında, iki öğeyi baz alarak açıklıyordu:

1) Sadece din ve devlet işlerinin değil, dinin de siyasetten ayrılması;
2) Yasaların dine göre değil, toplumun gereksinmelerine göre yapılması.

Bunun dışında Atatürk'ün Laik Devlet ile ilgili önemli olan sözlerinin birkaçının incelenmesinde fayda vardır.

Türkiye Cumhuriyeti'nde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır. Tabiatiyle ibadetler, güvenlik ve genel adaba aykırı olamaz; siyasi gösteri şeklinde de yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara artık Türkiye Cumhuriyeti asla katlanamaz.
Bir de, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde, tüm tekkeler ve zaviyeler ve ve türbeler kanunla kapatılmıştır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, büyücülük, türbedarlık vesaire yasaktır. Çünkü bunlar gericiliğin kaynakları ve cehaletin damgalarıdır. Türk Milleti, böyle müesseselere ve onların mensuplarına katlanamazdı ve katlanmadı. (1930)

Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi, ne bir din, ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz. ( 1930 )

Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimslerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz. ( 1930 )

Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar. ( 1924 )

Laikliği Mustafa Kemal ATATÜRK döneminden itibaren sürekli bir şekilde Dinsizlik olarak gösterme çabaları bir kısım gerici cenah tarafından gündeme taşınmıştır.Oysa Laiklik asla ve asla dinsizlik değildir. Sahte dincilere ve din simsarlarına karşı mücadele ettiği için öz olarak dini koruyup kollamaktadır da. Laikliği dinsizlikle birbirine karıştıran insanlar ilerleme ve yenileşme yolunda en büyük engel olarak varoldular ve şu anda tüm güçleriyle bu engeli önümüze koymuş durumdalar.

Laiklik ilkesi ümmetçilikten ulusçuluğa, kulluktan yurttaşlığa, bağnazlıktan çağdaşlığa yönelişini simgeler. İlk olarak Erzurum Kongresi kararlarında vurgulanan laiklik ilkesi, Cumhuriyet'in kurulmasından sora yönetimde, eğitimde, toplumsal yaşamda ve hukuk sisteminde aşama aşama yaşama geçirilmiştir. 1937 yılında Anayasa'ya giren laiklik ilkesine, 1961 ve 1982 anayasalarında da özel önem verilmiş, devletin değiştirilemez nitelikleri arasında yerini almıştır.

Durum böyle iken ülkemizde laik devlete ters düşecek olaylar Atatürk'ün ölümünden kısa bir süre sonra başlamıştır. 1933'de okul programlarından çıkartılan din dersi 1949'da ilkokullarda, 1956 yılında da orta okullarda programdışı olarak seçmeli dersler arasında yerini almıştır. 1982 Anayasasıyla da ilk ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu hale getirilmiştir.

1925 yılında kapatılan türbeler, 1949 yılında tekrar açılmıştır. 1973 yılında İmam-Hatip Liseleri eğitime başlamıştır. Bu süreçlerin şiddetlenerek devam etmesi sonucun da hali hazırdaki durum karşımıza çıkmaktadır.

Meclis'te Laikliğin gerekliliği tartışılır duruma gelmiştir ki bu başta Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'E ve Kemalist Devrim'de emeği geçen herkese karşı yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Laikliğe karşı duran bir insan Mustafa Kemal ATATÜRK'ün Çankaya'daki koltuğuna oturmak üzere hazırlanmaktadır.

Cumhuriyet Meclisi'nin Başkanı Laikliğin tanımını tartışmaya açma gafletini gösterecek kadar anayasadan ve siyasetten bihaber durumdadır. Sayın Başkan'a Atatürk'ten bir anı aktarmakta fayda vardır düşüncesine sahibim. Mecliste Laikliğin tanımını soran bir vekile Mustafa Kemal kürsüden eğilerek; "Laiklik Adam Olmaktır!" diyerek üstü kapalı olarak bu mesajı meclis çatısı altında ki tüm bireylere vermiştir.Bunu o çatı altında bulunan ve laik Cumhuriyet'in devamı için yemin eden tüm azalara hatırlatmak gerekir.

Türkiye’nin Laikliği ile ilgili ciddi sorunu olan bir meclisin faaliyetlerini sürdürmesi ne yazık ki hepimizi derinden yaralamaktadır. Ülkemizde, irtica, gericilik, din sömürücülüğü kol gezerken yatağımıza uzandığımızda rahat bir uyku çekmemize ne yazık ki imkan yoktur. Özellikle 12 Eylül sonrasında Netekim Paşa’nın istediği Özal Gençliği ülkede hakim grup halini almışken ileriye baktığımızda pekte aydınlık günlerin bizi beklemediği acı bir gerçektir. Yıllarca anlatıl(a)mayan Mustafa Kemal’i, İlkelerini ve Devrimlerini yeni yetişen kuşaklara ve hali hazırdaki sömürülen toplumumuza anlatmak hepimizin en öncelikli görevidir. Bu yola çıkarken hiçbirimizin dinlenmeye bile vakti olmadığını hepimiz bilmek durumundayız.

İleride bizi bekleyen karanlık günlere karşı hepimiz elimizden geldiğince çabalamalı ve ufak kıvılcımları dev alevlere dönüştürerek Kemalist Devrimin kaybedilen kazanımlarını bu ülkede yeniden hakim kılmalıyız…

Kemalist Devrim ve Milliyetçilik

Milliyetçilik sözlük anlamı olarak, kendilerini birleştiren dil, tarih, kültür bağlarından dolayı ulusal bir topluluk oluşturma bilincine varan ve bağımsız bir devlet kurmak isteyen kimselerin oluşturduğu siyasal hareket, kendi ulusuna bağlılığının uluslararası ilkelere bağlılıktan ya da bireysel çıkarlardan daha önemli olduğunu ileri süren görüştür.

Milliyetçiliği, Fransız Devrimi’nin doğal bir sonucu olarak görmek, siyasi tarihe karşı yapılan bir hatadır. Milliyetçilik kavramının çok daha eskilere dayandığı ortada olan bir gerçektir. Fransız Devrimi sadece bu kavramı siyasi arenada daha da güçlendirmiştir.

Milliyetçilik, özellikle Türk Milliyetçiliği, bizler Orta Asya Steplerinde olduğumuz zamandan beri süregelmektedir. Bu konuda ilginç bir nokta ise o zamandan beri, diğer ulusların aksine, toplumu kucaklayıcı bir milliyetçilik anlayışının içimizde varoluşudur.

İslamiyet ile birlikte Millet kavramında değişiklik olmuştur. İslam tarihinde millet kavramı, dindaş anlamına bürünmüştür. Bu genel olarak, özellikle siyasal İslamcılar tarafından bir kucaklayıcılık olarak gösterilmeye çalışılsa da öz olarak ayrılıkçı bir noktaya gelmiştir. Din üzerinden yapılan Millilik Cumhuriyet Tarihinde Necmettin Erbakan tarafından başlatılmış ve hala süregelmektedir.

Milliyetçilik genel olarak birkaç farklı şekilde savunulan bir görüş olmuştur. Liberal Milliyetçilik, Muhafazakâr, Milliyetçilik, Yayılmacı Milliyetçilik, Anti-Emperyalist Milliyetçilik…

Uluslar arası bağlamda bu fikirleri tek tek irdelemenin şu anda anlamı yoktur diye düşünüyorum.

Bizim için önemli olan Türkiye’deki Milliyetçilik kavramlarıdır…

Sosyalist Milliyetçilik:

Sosyalist Milliyetçilik yorumu, Türk Solu üzerinde de etkili olan Mir Seyit Sultan Galiyev tarafından ortaya atılmıştır. Antiemperyalist kökene dayanan sosyalist milliyetçilikle Galiyev, sınıf çatışmalarından uzak milli bir devlet hayal etmiştir.

Liberal-Muhafazakâr Milliyetçilik:

Ziya Gökalp bu konunun, Türkiye’deki fikir babalarındandır. Ziya Gökalp, Türk - İslam fikriyle bu konuyla ilgili günümüzde hala savunulan fikirleri ortaya atmış ve arkasında ciddi kitleler oluşturmuştur. Yusuf Akçura ise Türkçülüğü, Osmanlıcılık ve İslamcılıktan ayırarak Liberal Milliyetçilik konusunda pek çok makale yayınlamıştır.

Kemalist Milliyetçilik:

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, Yurttaşlık Bilgisi kitabındaki Ulus Tanımı ile konuya başlamak sanırım anlaşılabilirlik adına etkili olacaktır.

Zengin bir anı kalıtına sahip bulunan, birlikte yaşamak konusunda ortak istek ve uzlaşmadaiçtenlikli olan ve sahip olunan kalıtın korunmasını birlikte sürdürmek konusunda iradeli ortak olan insanların birleşmesinden ortaya çıkan topluluğa ulus adı verilir. Bu tanım iyice düşünülecek olursa, bir ulusu oluşturan insanlar arasında ki bağların değerine, gücüne ve vicdan özgürlüğüyle insanlık duygusuna verilen önem kendiliğinden anlaşılır.

Kemalist Milliyetçiliğin özünde, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün de açıklamasına bakarak, etnik köken milliyetçiliğinin olmadığı anlaşılır. Ayrıca Jön Türkler’in savunduğu gibi din kökenli bir milliyetçilik kavramından da kaçınılmıştır. Ortak dil, ortak kültür kökenine dayanan, aynı coğrafyayı paylaşmanın getirdiği bir milliyetçilik söz konusudur.

1. Dünya Savaşı ardından verilen Bağımsızlık Savaşının temelinde yatan Ulusal Bağımsızlık ilkesinin sürekli bir şekilde korunabilmesi adına, toplumun her kesiminin birlik olması gerekliliği kaçınılmaz bir gerçektir. Bu milliyetçilik anlayışı ile ülke içerisinde ayrılıkçı akımların ortaya çıkmaması ve bunun üzerinden çıkara sağlamaya çalışan dış güçlerin emellerine ulaşamaması hedefini Mustafa Kemal o günlerden atmıştır.

1931 yılında, Recep Peker bu konuyla ilgili şu sözleri söylemiştir:

"Bizim aramızda yaşayan, politik ve sosyal bağlarla Türk milletine ait olan tüm vatandaşlarımızı biz kendi insanlarımız olarak düşünürüz: aralarında 'Kürtçülük', 'Çerkezlik' ve hatta 'Lazlık' gibi fikirler ve duygular yerleşmiş olsa bile, onlar bize aittir. Mevcut yanlış anlayışlar ancak mutlakiyet yönetimlerinin ve uzun süren tarihsel baskıların ürünüdür ve biz en içten çabalarımızla bunları ortadan kaldırmayı görev sayıyoruz."

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Türk Milliyetçiliği’ni açıklayıcı sözlerinden birisi aşağıdadır:

Türk ulusçuluğu, ilerleme ve gelişme yolunda ve uluslar arası ilgi ve ilişkilerde, bütün çağdaş uluslara koşut ve onlarla bir uyumda yürümekle birlikte Türk toplumunun kendine özgü niteliklerini ve başlı başına bağımsız öz benliğini saklı tutmaktır.

Kemalist Milliyetçilik kavramının en önemli sözlerinden birisi de hepimizin ilkokul yıllarında hemen her gün söylediği “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözüdür. Aslında sadece bu söz bile Kemalist Milliyetçiliğin ayrılıkçı değil, bütünleştirici bir fikir olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.

Mustafa Kemal ATATÜRK, sadece savlarla savunulacak bir Milliyetçiliğin tutarlı olmayacağının bilincinde olduğundan, kültürel birliğin güçlü kılınması gerektiği inancıdadır. Bu sebepten dolayıdır ki tarih konusunda gerek bireysel olarak çalışmış gerekse de bunu bilimsel temellerde tüm topluma ulaşmasını sağlamıştır. Bu nedenle, o dönemlerde kurulan en önemli kurumlardan ikisi özelliğini Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu taşımaktadır.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün dönemi dünya açısından yakın tarihin en önemli dönemlerinden birisidir. Bir yanda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler birliği bir yanda ise Nasyonal Sosyalist bir Almanya vardı. Bu şekilde bir coğrafyada, bu şekilde bir süreçte yeni bir devlet kurmak da, yeni bir öğreti oluşturmak da bakıldığı zaman hiçte kolay olmamıştır.

Mustafa Kemal, o dönemde ne SSCB’ye yaklaşıp soyut bir milliyetçilik oluşturmuş, ne de Almanya’ya yaklaşarak etnik köken üzerinde bir milliyetçiliğin peşine takılmıştır. Zamanın iki devi arasından çıkarak, tam bağımsızlık ilkesine dayalı, kucaklayıcı bir milliyetçilik akımı oluşturmuş ve bu konuda ciddi başarılar sağlamıştır.

Mustafa Kemal döneminden sonra başlayan 2. Dünya Savaşı ve değişen dünya düzeni ülkemizi de ciddi şekilde etkilemiştir. Enver Paşa tarafından güdülen Turancılık felsefesinin başarısız sonuçlanması ardından eriyip giden akım 1944’lerden sonra tekrar canlanmaya başlamıştır.

Çok partili sürece geçişten sonra siyasal İslam’ın ortaya çıkışı ve Necmettin Erbakan’ın din kökenli “Milli”lik söylemleri Kemalist Milliyetçilik üzerinde derin yaralar oluşturmaya başlamıştır. Önceki dönemlerde başlamış olan anti-komünist hareket artık giderek güç kazanmış ve artık yurt içinde olaylar çığırından çıkmaya başlamıştır.

12 Mart dönemi sonrasında şiddete dönelik milliyetçilik akımları ortaya çıkmıştır. Ziya Gökalp felsefesinde olan bu akım, Türk – İslam Ülküsü etrafında biçimlenmiştir. O dönemki gerek siyasi iradenin desteği, gerekse anlam karmaşalarının oluşu bu fikri haddinden fazla güçlendirmiştir. Elde ettikleri gücün sarhoşluğuyla Mustafa Kemal’in oluşturduğu kucaklayıcı milliyetçiliğe taban tabana zıt olan bu fikir şiddet yollarıyla ülke içinde ayrılıklara neden olmuştur.

Kemalist Devrimle birlikte gelen Milliyetçiliğin ana unsurları aşağıdaki gibidir.

Ulusal Bağımsızlığa dayandırılmış bir ortak eylem.
Din ve ırk paydalarında değil, ortak dil ve ortak kültür paydalarında birlik olmak.
Toplumlara karşı aşağılayıcı değil, kucaklayıcı olmak.
Aynı coğrafyayı paylaşan halkların kaderinin aynı olacağı bilincinin oturması ve birlikten kuvvet doğar sözünün doğruluğu ekseninde bir olmak.

Bu unsurları destekleyici olan Mustafa Kemal ATATÜRK’ün sözlerine göz atalım:

Bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir. (1920)

Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar. (1923)

Milletin varlığını devam ettirmek için fertleri arasında düşündüğü müşterek bağ, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet, dinî ve mezhebî bağlar yerine Türk milliyeti bağı ile fertlerini toplamıştır. (1925)

Gerek AB’nin ülkemiz üzerinde doğrudan oynadığı oyunlar, gerekse ABD’nin BOP ekseninde dolayı olarak ülkemiz hakkında ki düşünceleri bu kadar aşikârken Ulusal Birliğin önemi daha da ortadadır. Nasıl 1919’da tek vücut olup Emperyalistlere karşı hayatları boyunca unutamadıkları bir tokat attıysak yeniden o birliği sağlamak zorundayız. Yenilen pehlivan misali bu coğrafya üzerinde bu topraklar üzerinde bitmek tükenmek bilmeyen arzuları olan devletlere, uluslara karşı birlik olmadan karşı çıkabilmemiz zordur.

Unutmayalım ki; “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir…” Bu eksen doğrultusunda Kemalist Devrime ve O’nun bize getirdiği Kemalist Milliyetçilik anlayışından bir parça dahi kopuşumuz emperyalizme hizmet etmekten öte bir şey değildir.