| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

KADİR LEVENT BECİT KİŞİSEL SAYFASI

Yazılar

Ellerinden Öperim Emine Abla

Emine Abla, DESA’nın Düzce’deki fabrikasından Sendika girişimlerinde bulunduğu için 22 yıllık çalışması hiçe sayılarak işten atılan demokrasi mağduru bir ablamız. Fabrikada çalışan insanların tabii olan haklarını koruyabilmesi için Sendikalaşma girişiminde bulunduktan sonra, “Sen misin bunu yapan?” denilerek kapının önüne konulmuş ve bunun üzerine o günden bu güne kadar mesai saatleri boyunca tek başına fabrika önünde sendikal eylemini gerçekleştiren ablamız…

Parlamento’da ilk iş olarak Milletvekili Yemini eden vekillerimize hatırlatalım Anayasa’ya bağlılık yemini ettiler… Sendikalaşmanın da Anayasal bir hak olduğunu belirtmeden edemeyeceğim…

Ülkemizin menfaatine karşı ne iş olsa Demokratikleşiyoruz diyerek işin içinden çıkan Başbakan’a buradan sesleniyorum…

Sendikası olmayan Demokrasi olamaz…

Emine Abla’nın mağduriyetine çözüm bulmayan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanına sesleniyorum…

Bu ülkede binlerce Emine Ablalarımız, Ahmet Ağabeylerimiz var…

Büyük Holdingler işi çözmüşler. Firmadaki çalışanları ufak taşeronlara veriyorlar ve tek bir firma altında sendikal girişimleri oluşturabilecek sayıyı buldurmuyorlar…

Demokrasi ve Anayasa’ya bağlılığından söz eden iktidar ise bunlara karşı kayıtsız kalıyor…

Başbakan tek başına bunları nasıl inceleyebilecek demesin hiç kimse…

Başbakan’ın bir altında kabine, onun altında da milletvekilleri var…

Ama seçim bölgelerine seçim zamanları uğrayan, geldiğinde vatandaşın derdini dinlemek yerine şehrin zenginlerinin, iş adamlarının yanında soluğu alan bir milletvekilliği anlayışı olduğu sürece ne yazık ki biz bu sıkıntıları aşamayız…

Emine Abla orada 139 gündür eylem yapıyor…

139 gündür oranın önünden bile bir tane devlet yetkilisi geçmedi mi?

Geçtiyse Bakanlığa haber vermedi mi?

Verdiyse Bakanlık neden bir şeyler yapmadı?

Bu sorulara yanıt bizim verebilmemiz ne yazık ki mümkün değil…

44 yaşındaki 22 yıllık bir işçinin tazminatsız olarak işten neden ayrıldığını SGK Yetkilileri firmaya sormadı mı?

Sendikalaşmanın en tabi demokratik eylem olmasına ötürü, dahil olduğumuz ILO bu konuda ısrarcı iken bu tabloyla karşılaştıktan sonra bize demokrasi mavraları okunmasın…

Emine Abla’nın mağduriyetine çözüm bulunmadığı takdir de tüm demokrasi gönüllüleri DESA’nın önünde eyleme geçmelidir.

Şimdilik Ellerinden Öpmekle yetiniyorum Emine Abla…

kadirlevent.becit@politikadergisi.com

Ben yaparım, davam sürer… Vakit beni alkışlasın...

Ülkemizde haber bültenlerinde hemen her gün cinsel istismar, taciz, tecavüz vb. haberler yer almaya başladı. Toplumun her kesiminde üzüntü ve şaşkınlık yaratan bu olaylara herkes kendince bir yorum getirmeye çalışıyor…

 

Bazıları “Toplumun imansızlaştırıldığı”nı söylüyor, bazıları ahlaksal çöküntüye çok farklı nedenler yüklüyor…

 

“Toplumun imansızlaştırıldığı” söyleminde bulunan grubu anlayabilmek, algılayabilmek mümkün değil ne yazık ki… Bizler bu ülkede bu ahlaksızlıkları yapan ve bunu din kisvesine sarılarak yapan o kadar çok zavallı gördük ki… Müslüm Gündüzlere, Ali Kalkancılara vs kişilere artık alıştık tepki veremez olduk.

 

En son 73 yaşındaki Vakit Yazarı Hüseyin ÜZMEZ, 14 yaşındaki bir kıza cinsel istismar suçuyla tutuklandı, yargılanmaya başlandı ve mantıksız bir şekilde tutuksuz yargılanmak için salıverildi. Bir de bu beynine sapıklığı hükmeden ÜZMEZ utanmadan, sıkılmadan kendini haklı çıkarma çabaları içerisinde debelenip duruyor… Nefsinin en büyük düşmanı olduğunu söylüyor… Nefsine hakim olamadığını belirtmekten başka bir şey de değildir bu. Yani yaptığını kabulleniyor… Nefsine hakim olamadın tamam da aklına da mı hakim olamadın be adam… 14 yaşında torunun yaşındaki bir çocuğu bir cinsel obje gözüyle görürken kendinden utanmadın mı?

 

Abdurrahman DİLİPAK’ta yazar arkadaşını koruyup kollamak için etrafa saldırmakta bir sakınca görmemekte, tamam bizim arkadaşımız yaptı yapmasına da, sizler bunu dillendirmeyin diyerek olayı örtbas etme çabası içerisinde…

 

Tekrardan “Toplumun İmansızlaştırıldığı” iddiasına dönelim…

 

ÜZMEZ’i hapisten kurtarmak için yasalar çıkarmaya çalışan hükümetin destekçileri bu sözü söylüyor… Cinsel taciz, hele de bir çocuğa yapılacak cinsel taciz kim olursa olsun en ağır ceza ile cezalandırılmalıdır… Gece vakti yasa değişikliği önergeleri hazırlanarak onurlandırılmamalıdır…

 

Çorum’da 15 yaşındaki bir erkek çocuğu, okulda 14 yaşındaki bir kızla cinsel ilişkiye giriyor… 15 yaşındaki çocuk tutuklanıp ceza evine koyuluyor 73 yaşındaki Üzmez’e kapılar açılıyor gönderiliyor…

 

ÜZMEZ bunun üzerine bir de insanları gözlerinin içine baka baka tehdit ediyor…

 

Vakit yazarları ona nasıl olsa koltuk çıkıyor, iktidar yasa hazırlıyor, etrafa Müslümanlık nutukları atanlarda olaylara sessiz kalıyor…

 

Üzmez’de içinden söylüyordur…

 

Ben yaparım, davam sürer… Vakit beni alkışlasın…

 

Böyle bir durumda kimse çıkıp “Toplumun İmansızlaştırıldığı” savını savunmasın… Çünkü kendisini iman bekçisi adledenler bugün bu olaya karşı sessiz kalıp, ÜZMEZ’i üzmemeye çalışıyorlar…

 

Pek çok kişi de Vakit’in faşizan saldırılarından korktuğu için kendini frenleme çabası içerisine giriyorlar…

 

Artık vakit, Vakit’in bu terbiyesizliklere karşı, kendilerinden de olsa tepki gösterme günüdür… Bunu yapamıyorlarsa, kimseyi suçlama hakları olmayacaktır…

Cumhuriyet'in Kuruluş Serüveni

Atatürk dünyanın kabul ettiği üzere dahi bir devlet adamı, yüksek bir siyaset adamı, başarılı bir asker, büyük bir devrimci olan devlet kurucusudur.


Mondoros Ateşkes Antlaşması adı altında Türk’ün öz yurdu olan topraklarımız işgal kuvvetlerinin fiili kuşatması altında kalmıştır. Buna karşın kuşkusuzdur ki kendimizi savunmamız kaçınılmazdı. Tüm ezilen halklara bir emsal teşkil edecek olan Bağımsızlık Savaşımız bu şartlar altında ortaya çıkmıştır. Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile büyük bir örgütlenme örneğini ortaya koymuş ve sömürgeci zihniyete unutamayacakları bir tokat atmıştır.


Bu askeri harekât 9 Eylül 1922’de Yunan’ı İzmir’den Ege’nin sularına döküşümüze kadar süregelmiş ve dünyanın gözlerini kamaştıran bu zafer Lozan Antlaşması ile kabul görmüştür.


Bu askeri harekâtın örgütlenmesinde ilk aşama Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin oluşturulmasıdır. Bu cemiyetlerin kuruluşunun ardından gelen ve mevcut siyasal sistemimize yön veren aşama ise Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşudur. Büyük Millet Meclisi’nin kurulması sırasında ki en temel ilke “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” ilkesi olmuştur.


Mustafa Kemal’in yaşantısında Demokrasi ve Cumhuriyet fikri gençlik yıllarına dayanmaktaydı. Mustafa Kemal başından beri Türk Milleti’nin yaşadığı zor koşullardan sıyırıp çıkaracağını biliyordu. Buna bir örnek 1906’da Bulgar Ivan Manelof ile Selanik’de yaptığı konuşmalardır:

“Bir gün gelecek, ben, hayal olarak kabul ettiğiniz bu inkılâpları başaracağım. Mensup olduğum Türk Milleti bana inanacaktır. Düşündüklerim demagoji mahsulü değildir. Bu millet gerçeği görünce arkasından yürür. Saltanat ortadan kalkacaktır. Devlet mütecanis(tek çeşit) bir unsura dayanamayacaktır. Din ve devlet işleri birbirinden ayrılacaktır. Batı medeniyetine döneceğiz. Batı medeniyetine girmemize engel olan yazıyı atarak, Latin kökünden alfabe seçilecektir. Kadın ve erkek arasındaki farklar kalkacaktır. Emin olunuz ki hepsi bir bir olacaktır…”


Mustafa Kemal bu konuşmayı yaptığı sırada Abdülhamit ülkenin tek hâkimiydi ve bu konuşma o zaman pek çok insan için hayal edilemeyecek kadar büyük bir rüyaydı. Bu örnek günümüzde Mustafa Kemal’e saldırmanın dayanılmaz hafifliği içerisinde olan bazı kişi ya da kurumlar tarafından “Cumhuriyet’i kurma fikrinin bir gecede içki sofrasında çıktığı” yalanına karşı kullanılabilecek en basit örneklerden yalnızca birisidir.


Mustafa Kemal’in kafasında şekillenen bu devlet sistemi dünyanın geçirdiği büyük bir tarihsel sürecin ürünüdür. Fransız İhtilali ile birlikte dünyada hızla yayılan milliyetçilik akımları çok uluslu devletlerin zayıflamasına neden olduğu kadar teokratik devlet anlayışını da zedelemişti. Egemenliğini Tanrı’dan aldığını belirten hükümdarlar ülke üzerinde tek güç olarak bulunmakta ve toplum hükümdarın karşısında kul niteliği taşımaktaydı. Hükümdarın ülkeyi yönettiği bu anlayış içerisinde millet olma bilincinin olgunlaşması kul anlayışı altında bulunan egemenliği güçsüzleştirmişti.


Bu güçsüzleşme özellikle Osmanlı’da büyük parçalanmalara neden olmuştur. Yayılan milliyetçilik akımları altında İmparatorluğun bünyesinde yer alan pek çok ulus bağımsızlıkları için dış devletlerden destekler alarak ayaklanmalara başlamış ve gerek Osmanlı Ordusuna gerekse de bölge halklarına büyük saldırılar düzenlemişlerdi.

Bu saldırılar tüm dünyayı pençesine alan Birinci Dünya Savaşı’nın ardından şiddetini arttırmış ve Savaş sonunda kaybeden devletler arasında yer alan Osmanlı’nın ülke içerisinde de otoritesinin zayıflamasına neden olmuştu. Başta belirttiğimiz Mondoros Mütarekesi’nin ardından işgal edilen topraklarımızı düşman pençesinden kurtarmak için başlatılan mücadelemiz işte bu denli zayıflamış bir otoritenin altında başlamıştı.


Zaferin kazanılmasının hemen ardından, 2 aydan az kısa süre sonra 1 Kasım 1922 tarihinde Saltanat kaldırılmış ve Osmanlı Padişahı’nda yalnız Halifelik sıfatı kalmıştı. Bu durum üzerine yasama ve yürütme yetkileri konusunda Büyük Millet Meclisi daha da güç kazanmış ve Lozan Konferansı’na gidecek üyeleri seçme konusunda tekeli sağlamıştı.


Kazanılmış ve tüm dünyaya örnek olmuş bir bağımsızlık savaşının ardından bu zayıflayan otorite ile devam etmek tehlikenin kısa zamanda tekrar ortaya çıkmasına neden olacaktı. Büyük Millet Meclisi’nin ilk kurulduğu anda insanlar bu meclisin ülkenin kurtuluşuna kadar var olacağına inanmışlardı. Ancak Bağımsızlık Savaşı kazanılmış ve Lozan Konferansı’na yine bu meclisin temsilcileri katılmışlardı. Lozan Konferans’ında topraklarımız Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir toprak olarak değil de Yeni Türk Devleti’nin toprakları olarak anılmıştı. Buradan da anlaşılmaktadır ki Lozan’da aslında Osmanlı İmparatorluğu’nun ortada kalktığı yerine yeni bir devletin kurulduğu kabul görmüştü.


Artık ortaya en az Bağımsızlık Savaşı kadar zor bir engel çıkmıştı. Şimdiki asıl sorun Yeni Türk Devleti’nin ne şekilde yönetileceği ve bunun topluma nasıl aktarılacağıydı. Lozan Konferansı sonucunda ortaya çıkan Lozan Barış Antlaşmasında Yeni Türk Devleti’nin zaferi tescillenmişti. Bu zaferin en büyük mimarlarından birisi olan Mustafa Kemal, Bağımsızlık Savaşı sürecinde askeri olduğu kadar siyasi başarısını da topluma ve dünyaya ispatlamıştı. Mustafa Kemal’in gençlik yıllarından beri hayalinde olan Cumhuriyet sistemini artık uygulamaya koymak için gerekli şartlar olgunlaşmış, ülke yeniden bağımsızlığına kavuşmuştu.


Cumhuriyetin ilanından önce ülke yönetiminin ne şekilde olacağına ilişkin görüşmelerde Mustafa Kemal’e “Meşrutiyet” olması yönünde bir teklif gelmişti. Bu konuda Atatürk’ün tutumu gayet açık ve net bir şekilde ortadadır…


“Meşrutiyette de başta bir hükümdar vardır. Onun istibdadını önlemek çok zordur. Bu ülkeyi yükseltecek idare Cumhuriyettir.”


Cumhuriyet sistemini ortaya koyacak en önemli adımlardan birisi 9 Eylül 1923’te Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kurulması ile atılmış oldu. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin devamı olarak kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası mevcut sistemin yerine Cumhuriyet rejimini getirmek için çalışmalarına başlamıştı. Nihayet 29 Ekim 1923 günü mecliste yapılan toplantıda Cumhuriyet Rejimi resmen ilan edilmiş oldu.


Cumhuriyet’in ilanı sürecinde kuşkusuz mecliste de çok sert tartışmalar ortaya çıkmıştı. Bu noktada Mustafa Kemal ve arkadaşlarının tavizsiz tavırları sistemin çabuk kabullenmesini sağlamıştı. Mustafa Kemal’in, Cumhuriyet’in ilanı ile ilgili yapılan meclis görüşmelerinde hemen herkesin bildiği söylemi şudur:


"...Türk milleti hâkimiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan, millete saltanatını hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele, zaten oldubitti hâline gelmiş olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat belki de bazı kafalar kesilecektir".

Bu söylemden de anlaşılacağı üzere Mustafa Kemal için Cumhuriyet vazgeçilmezdi. Bu vazgeçilmezini uygulamanın da en iyi zamanı gelmişti.


Mustafa Kemal, yeni kurulan Cumhuriyeti ve Hükümet – Millet Kaynaşmasını şu anlamlı sözlerle ifade eder:


“Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki, onun ismi cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millettir ve millet hükümettir. Artık hükümet ve hükümet mensupları kendilerinin milletten ayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu anlamışlardır.”

Bu sözler bile Mustafa Kemal’in Millet idaresine ve Milletin kendisine olan saygısını anlatmaya yeterlidir.


Resmi olarak Cumhuriyetin ilanından sonra topluma Cumhuriyet rejimini aktarmak, işleyişini anlatmak kalmıştı. Mustafa Kemal Cumhuriyet Rejimini şu ifadelerle açıklamıştır:


“Cumhuriyette son söz millet tarafından seçilmiş meclistedir. Millet adına her türlü kanunları o yapar. Hükümete güvenoyu verir veya düşürür. Millet, vekillerinden memnun olmasa belirli zamanlar sonunda başkalarını seçerler. Millet, egemenliğini, devlet yönetimine katılmasını, ancak zamanında oyunu kullanmakla sağlar. Cumhuriyetin hükümeti, belli bir yöntem ve şekilde belirli bir zaman için seçilmiş bir cumhurbaşkanına güven sunulur başbakanı o seçer hükümeti meydana getirecek olan bakanları, başbakan güvendiği milletvekillerinden seçer.”


Tarihte pek çok Cumhuriyet örneği mevcuttur. Batı’da Cumhuriyet rejimin ilk ve en eski örneği Roma’da kurulmuştur.


Cumhuriyet yönetimine asırlarca hemen hiç rastlanmaz. Ancak, ortaçağ’ın sonlarına doğru İtalya’nın kuzeyinde Venedik, Ceneviz ve Floransa cumhuriyetleri gibi birtakım şehir cumhuriyetlerinin kurulduğu görülür. Ancak, bunlar seçkin (elit) ya da “eşraf cumhuriyetleri” olarak nitelendirilebilir. Çünkü hiçbirinde, eski Yunan demokrasilerinde de olduğu gibi kadınlara, kölelere ve halktan kişilere seçme ve seçilme hakkı verilmişti. Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte, özellikle savaşta yenilen imparatorluk ve krallıklar yıkılmış ve cumhuriyet rejimleri kurulmuştur. Weimar Alman Cumhuriyeti, Federatif Rus Cumhuriyetleri Birliği, Avusturya Cumhuriyeti, bunlar arasında sayılabilir. Cumhuriyetçilik hareketleri bundan böyle daha da hızlanmış ve yaygınlaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda yenilen ve krallıkla yönetilen ülkelerde, özellikle Balkan Devletlerinde cumhuriyetler ilan edilmiştir. Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Arnavutluk, Macaristan gibi.


Daha sonraları, yakın zamanlara doğru, cumhuriyetçilik hareketleri Asya ve Afrika ülkelerine doğru sıçramış ve buradaki krallıklar darbe ve ihtilallerle devrilerek, cumhuriyet yönetimleri ilan edilmiştir. Mısır, Irak, Afganistan, İran, Libya gibi ülkeler bunların arasındadır.

Görülüyor ki cumhuriyet yönetimine geçiş son 70 yıl içinde giderek ivme kazanmıştır. Herhalde bunda, 23 Nisan 1920’de Millet Meclisini açan, 29 Ekim 1923’de de Cumhuriyet’i ilan eden Atatürk önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük etkisi olmuştur.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, cumhuriyet yöneticilerinin seçimle işbaşına geldiği; yani hanedanın ve veraset usulünün bulunmadığı bir siyasal rejimdir. Montesquieu, Cumhuriyetin diğer önemli bir ilkesinin fazilet olduğunu söylemiştir. Ona göre despotizmin temeli korku, aristokrasinin temeli şeref duygusu, cumhuriyetin ise erdem, yani fazilettir. Bir başka deyişle, cumhuriyet yüksek ahlaki, moral değerlerin ön planda geldiği bir siyasi rejimdir. Cumhuriyetin bu ikinci ilkesi de Atatürk’ün sözlerinde ifadesini bulur.

“Cumhuriyet yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir... Cumhuriyet idaresi, faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir.”


İdeal olan, kuşkusuz, cumhuriyetlerin bu iki temel ilke yanında ayrıca demokratik olması ve gerçekten halka dayanmasıdır:


“Demokrasi” ise, eski Yunancada halk anlamına gelen “demos” ile egemenlik anlamına gelen “kratus” sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur. Bu anlamla da halkın kendi otoritesiyle kendini yönetmesi demektir. Abraham Lincoln tarafından yapılmış olan kapsamlı bir tanıma göre demokrasi, “halkın, halk tarafından, halk için yönetimi” dir.


Atatürk ise, bir konuşmasında tarihte görülen başlıca devlet şekillerinden monarşi ve oligarşiyi açıkladıktan sonra demokrasiyi şöyle tanımlar:

“Demokrasi (halkçılık) esasına dayalı hükümetlerde egemenlik halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi prensibi, egemenliğin millette olduğunu, başka yerde olamayacağını gerektirir. Bu şekilde demokrasi prensibi siyasi kuvvetin, egemenlik kaynağına ve yasallığına temas etmektedir.”

Mustafa Kemal genel olarak Demokrasi yerine Halkçılık ifadesini kullanmıştır. Bunun nedeni Bağımsızlık Savaşında ki mücadelesi gibi dil konusunda ki mücadelesidir.


Atatürk bir başka söylevinde de “halkçılık” sözcüğünü kullanarak demokrasiye çok özlü bir tanım getirir:

“Bizim görüşümüz ki halkçılıktır; kuvvetin, gücün, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir. Halkın elinde bulundurulmasıdır.”

Zamanla “Halkçılık” Mustafa Kemal’in ideolojisi olan Kemalizm’in ana ilkelerinden birisi olmuştur.


Şimdi de Cumhuriyet ve Demokrasi arasındaki ilişkilerden kısaca söz etmenin yerinde olacağını sanıyorum. Ünlü İngiliz düşünürü J. Bryce 1921 yılında yazdığı “Modern Demokrasiler” adlı eserinde, ilginç bir gözlemde bulunuyordu. J. Bryce bu eserinde İlkçağ’da Aristo’dan beri gelen monarşi, aristokrasi ve cumhuriyet (demokrasi) şeklinde üçlü klasik sınıflandırmanın yetersizliğini öne sürüyordu. Çünkü o tarihte Avrupa kıtası’ndaki 21 cumhuriyetten sadece ikisi gerçek bir demokrasi ve cumhuriyet niteliğini taşıyordu. Buna karşılık, İngiltere, Hollanda ve Belçika gibi ülkeleri, meşruti monarşi ile yönetilmelerine rağmen, demokratik yöntemlerdi. Bu durumda J. Bryce siyasal yönetimleri, sadece demokrasi ve diktatörlük diye ikiye ayırmanın daha doğru olacağını savunur.

Gerçekten bir ülkenin adının Cumhuriyet olması; o ülkede her zaman, sağlıklı, gerçek demokratik bir rejim uygulandığı anlamına gelmemektedir. Örneğin, sağda veya solda yer alan ve yeni kurulmuş birçok cumhuriyet, demokrasi ile yönetilmektedir. Atatürk de bu saptamayı şu sözleriyle dile getirir.

“Cumhuriyet imkân demektir. Çünkü iç hürriyetin de en büyük imkânı cumhuriyetle kabildir. Ama diyeceksiniz ki, dünyada adı cumhuriyet olan diktatörlükler de vardır. Fakat bütün bu şekiller geçicidir.”

Her cumhuriyetin mutlaka demokrasi ile yönetilmediğinin bilincinde olan Atatürk, buna rağmen demokrasi için en uygun ortamı yine cumhuriyet rejiminin sağlayabileceğini şu sözlerle vurgular:

“Demokrasi prensibinin, en çağdaş ve mantıki uygulamasını temin eden hükümet şekli, cumhuriyettir.”

Herkes kendi dünya görüşüne, kendi uyguladığı yönetim biçimine göre demokrasi kavramına içerik kazandırmaya çalışmakta ve kavram kargaşası yaratılmaktadır. Yalnız şu var ki, her türlü otoriter, totaliter, dikta ve baskı rejimleri görünüşte bazı demokratik ilkelere sahip olsalar bile demokrasi sayılmazlar. Yönetimde zamanla ortaya çıkan oligarşik yönelimler, demokrasinin görünüşünde kalmasına yol açabilir.

Demokrasi bir oluşum içindedir. Dolayısıyla demokrasinin tanımı ve koşulları üzerinde, tüm dünyada görüş birliği sağlanmış değildir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki renk ayrılığını biz Türkiye’de yadırgarız. İngiltere’deki Avam Kamarası da bir İsviçreliye hoş bir demokrasi eseri olarak görünmez. Ama bu ülkelerin demokrasi uygulamadıkları savunulamaz. Tersine, bu iki devletten İngiltere’nin en eski demokrasiye; Amerika’nın ise, en geniş demokrasiye sahip olduğu kabul edilir.


Mustafa Kemal Cumhuriyeti, daha doğrusu Demokrasinin en iyi uygulama sahası olan Cumhuriyeti tamamen içine sindirmiş bir liderdi. Ülkenin dört bir yanı işgal altında bulunurken bile “Ulusal Egemenlik” ilkesini her fırsatta vurgulamıştır.


“Devlet ve milletin geleceğine milli irade etken ve hâkimdir. Ordu bu milli iradenin emrinde ve hizmetindedir.”

“Milletin irade ve isteğine uymayanların sonu yokluktur ve yok olmaktır.”


Demokratik Cumhuriyetlerin en önemli ana unsurlarından birisi seçme ve seçilme hakkıdır.


Ayan (senato) denilen İkinci Meclis üyelerinin bütünüyle, Mebuslar Meclisinin dörtte bir üyesinin Padişahça seçildiği, çoğunluktaki partiye bakılmaksızın, Padişahça istenilenin hükümette görevlendirdiği bir ortamda, meclisin seçimlerle oluştuğu, İslam dünyasında ilk kez ve Avrupa’nın birçok ileri demokrasi ülkesinden önce kadınlara belediye (1930), muhtarlık (1933) ve milletvekilliği (1934) seçme ve seçilme hakkının verildiği ortama Atatürk döneminde geçildiği düşünülürse, Ulu Önder’in bu bakımdan da tam bir demokrat olduğunu belirtmek gerekir. Bunun da ötesinde Atatürk, seçimlerde çok dikkatli olunması gerektiğini belirterek, eşsiz yol gösterici özelliğini bir kez daha ortaya koyar:


“Seçimlerde, şahıstan ziyade milletin çıkarlarına en uygun ilke ve programları uygulayabilecekleri seçmek önemlidir. Bu konuda, hemen hemen bütün vatandaşlar yardıma muhtaçtırlar. Bu yol gösterme işini siyasal partiler yapar.”

Mustafa Kemal bu sözleriyle kısıtlanmayan bir muhalefetin olması gerektiğini de vurgulamaktadır. Bu nedenle Mustafa Kemal, Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından iki kez çok partili sistem denemesinde bulunmuştur. Bunlardan ilki 1924 yılında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşu ile olmuştur. Bilindiği üzere Bağımsızlık Savaşında Mustafa Kemal ile omuz omuza mücadele etmiş olan bazı komutanlar, aradan zaman geçtikten sonra Mustafa Kemal ile yollarını ayırmış ve O’na karşı çok sert bir muhalefete yönelmişlerdir. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Adnan Adıvar, Rauf Orbay, Halide Edip Adıvar bu muhalif kadronun en önemli isimlerindendirler. Nitekim, sayılan kişiler daha sonraları Kazım Karabekir Paşa’nın başkanlığında Cumhuriyet tarihindeki ilk yasal muhalefet partisini oluşturmuşlardır. Az zaman sonra doğuda patlak veren Şeyh Sait isyanı üzerine “Takriri Sükun Kanunu” Meclis’ce kabul edilmiş, parti kapatılmış ve “İstiklal Mahkemeleri” yeniden faaliyete geçirilmiştir. Parti liderlerinden bazıları, daha sonraları İzmir Suikastı davasında sanık olarak tutuklanmışlardır.


Atatürk, 1930 yılında yeniden bir siyasal parti denemesi yapmış, bu defa eski başkanlardan sevdiği ve güvendiği yakın arkadaşı Fethi Bey’i (Okyar) bir parti kurmaya memur etmişti. Bunun üzerine Fethi Bey, merkezi İstanbul’da olmak üzere 12 Ağustos 1930’da “Serbest Cumhuriyet Fırkası”nı kurmuş ve Ege’den başlayarak örgütlenme çabalarına başlamıştır. Atatürk’ün yine yakın arkadaşı Nuri Bey (Conker) de partinin ikinci adamı olmuştur. Halk Partisi’nden on iki milletvekili bu partiye geçmiş; Atatürk, kardeşi Makbule Hanım’ı (Atadan) da üyeler arasına katarak, yöneticilere güven duygusu aşılamak istemiştir. Parti’nin resmi bir yayın organı yoktu; ama İstanbul’da yayımlanan Yarın, Son Posta ve Tan gazeteleri bu partinin görüşlerini yansıtıyorlardı. Parti üç ay gibi kısa bir sürede 37 ilde örgütlenmişti.


Atatürk, Yeni Devletin Devrim ve Cumhuriyet ilkeleri üzerinde partilerin titizlik göstermesi gerektiği uyarısını 1 Kasım 1930 tarihindeki Meclis konuşmasında yapmayı da ihmal etmez:

“Siyasi hayatımızda yeniden fırkaların (partilerin) oluşması, belediye seçimlerinden önceki yakın günlerde vuku buldu. Bu münasebetle dikkate değer evrelere tanık olduk. Bu gözlemlerin verdiği deneylerden, Türk Milleti, Cumhuriyetin varlığı ve ilerlemesi için yararlanmalıdır. Siyaset alanında karşılıklı faaliyetin verimli gelişmeleri, ancak vatandaşlar arasında düşmanlığa yer verilmemesi ile sağlanabilir. Bunun çareleri: partilerin içine girebilecek samimiyetsiz ve gizli amaçlı unsurların; kanun üstünde sonuç isteyenlerin bütün milletçe iğrenç görülmesi ve bir de, cumhuriyet esası üzerinde çalışan partilerce bu gibilerin faaliyetlerinden her zaman uzak kalınmasıdır.”

Üstelik Atatürk, partinin kurucusu Fethi Bey’in partiyi örgütlerken uğradığı bazı haksızlıklarla ilgili olarak yakınmalarını dile getiren mektubunu yanıtlarken, 11 Eylül 1930 tarihli mektubunda, hem parti çalışmalarının engellenemeyeceği güvencesini verir, hem de “Laiklik” üzerindeki duyarlılığını belirtir.

“Ali Fethi Beyefendiye,


8.9.1930 tarihli mektubunuzu aldım ve dikkatle okudum. Kendimi, değerlendirmelerinize ve sorularınıza Reisicumhur ve Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Genel Başkanı olarak iki sıfatlı muhatap gördüm. Başkanlık İsmet Paşa tarafından yerine getirilmektedir. Olunmaktadır. Memnuniyetle tekrar görüyorum ki, Laik Cumhuriyet esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta, bir taraflı olarak daima aradığım temel budur. Reisicumhurluğun bana verdiği yüksek ve kanuni vazifeleri, hükümette olan ve olmayan partilere karşı adilane ve tarafsız ifa edeceğime ve laik cumhuriyet esası dahilinde, fırkanızın her çeşit siyasi faaliyet cereyanlarının bir engele uğramayacağına güvenebilirsiniz efendim."

Buna karşın, az zaman sonra partiye, Atatürk Devrim ve İlkelerine karşıt görüşlü birçok kişinin girdiği veya sızdığı görülmüştür. Serbest Cumhuriyet Fırkası az zamanda bütün yurtta hızla gelişti ve partilerin taşkınlıkları, merkezi otoriteye başkaldırma sayılabilecek bazı hareketleri yer yer görülmeye başlandı. Serbest Cumhuriyet Fırkası, üyelerinin giderek artan taşkınlıkları nedeniyle, muhtemelen Atatürk’ün de uygun görmesi ile Fethi Bey tarafından 18 Kasım 1930’da kapatılmıştır.

Nitekim yaklaşık bir ay sonra da, Menemen’de, bir irtica olayı patlak vermiş ve baslarında Derviş Mehmet’in bulunduğu çeşitli tahriklerle kışkırtılmış guruplar, Menemen Kasabasını basmışlar, üzerlerine gönderilen askeri birliğin komutanı Asteğmen Kubilay’ı şehit etmişlerdi.

Atatürk bundan sonra çok partili demokrasi denemesini elverişli koşulların ve ortamın oluşmadığını görerek, bir süre daha ertelemeyi düşünmüş, onun bu arzusu, yakın arkadaşı ve İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından ancak 1946 yılında gerçekleştirilebilmiştir.

Atatürk’ün sağlığında çok partili yaşama geçilememiş olmasının nedenini, O’nun 1937’de söylediği şu sözlerde bulmak olanaklıdır.

“Biz Türkler, ruhen demokrat doğmuş bir milletiz fakat milletimizin yüzyıllarca yöneten Osmanoğulları kendilerini ve yaldızlı tahtlarını korumak için atalarımızdan kalıtım yoluyla gelmekte olan bu doğuştan güzel huyumuzu körletmeye, uyuşturmaya çalışmışlardır. Her alanda geri kalmamızın biricik nedeni bu olmuştur.”

Demokratik Cumhuriyet sistemlerinde önemli noktalardan birisi de “Hakkın Kuvvetten Üstün Olması”, yani bir “Hukuk Devleti” oluşudur. Atatürk bu konuda şunu söylemektedir.


“Her halde dünyada bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir.”

Atatürk Cumhuriyetinde de toplum içinde yaşayan insanın kişisel özgürlüğü birinci planda gelir:

“Her Türk, doğar, hür yaşar, Türkler, demokrat, özgür ve sorumlu vatandaşlardır.”

Atatürk’e göre özgürlük bireylerde ve toplumlarda ilerletici etki yapar:

“Özgürlük olmayan bir memlekette ölüm ve yok olma vardır. Her ilerlememin ve kurtuluşun anası özgürlüktür.”

Bununla birlikte Atatürk, özgürlüğün sınırsız olmadığını da belirterek özgürlük konusunda şu genel sınırlamayı yapar:

“Demokrasi kayıtsız şartsız serbest olmak değildir. Sosyal kurallarla sınırlıdır. Kişinin özgürlüğü, başkalarının özgürlüğünün sınırında biter. Başkasının özgürlük hakkını tanımayan, kendi özgürlük hakkını da tanıtamaz.”

Öte yandan Atatürk, bireysel özgürlüklerin devlet yararına yasalarca sınırlandırılabileceği görüşündedir:

“Kişisel özgürlüğün derecesi, devletin faaliyetlerini zayıf düşürmeyecek kerterde olmalı, çoğunluğun özgürlüğünü boğmayacak şekilde düzenlenmelidir. Bu düzenleme, kişinin sorumluluğuna girişkenliğine ve gelişmesine zarar verecek dereceye götürülmemelidir. Yurttaşların bu nitelikleri ne ölçüde gelişirse, devlet için o ölçüde yararlı olur.

Bireysel özgürlüklerin ne kadar sınırlanabileceği konusunda da şunları söyler:

“Kişisel özgürlüğün ne kadarından vazgeçilmesi gerektiği, içinde bulunulan zamana ve memlekete göre değişir. Özel zamanlar, özel tedbirler gerektirebilir. Bir de, özgürlüğün kötüye kullanılması, özgürlüğün geçici fakat geniş ölçüde sınırlandırılmasını gerektirebilir. Bütün bu tedbirleri ve sınırlandırmaları tanımak lüzumu, devlet düşüncesi ve kavramını ifade eder. Bu hususlarda tedbirlerin şiddetini ve sınırların genişliğini ölçmek büyük bir sanattır. Devlet sanatı işte budur. Bu sanatta isabetin derecesi özgürlüklerin sınırlarını çizen kanunda görülebilir. Çünkü bu sınır ancak kanun yoluyla tespit ve tayin edilir. Herhalde, vatandaşların genel özgürlük ve mutluluğu için kişilerden, ancak devlet için zorunlu olan bir kısım özgürlüklerin bırakılması istenebilir.”

Demokraside eşitlik esastır. Bu eşitlik medeni ve siyasi haklarda eşitliktir. Kanun önünde eşitliktir. Söz özgürlüğünde eşitliktir. Yurttaşları eşit ve özgür olmayan bir devlet idaresinde adalet yoktur ve olamaz. Çünkü devlet idaresinde adalet denilince, yurttaşlar arasında ödül dağıtımında herkese liyakat, hizmet ve yararlılığına; ceza dağıtımında da suçluluğunun derecesine göre eşit işlem yapılacağı anlaşılır. Bu ise demokratik eşitliktir.

Atatürk Cumhuriyetinde yasalar karşısında herkes eşittir. Değişik sınıf ya da gruplara ayrıcalık tanınamaz:

“Demokraside, egemenliği millete veren halk yönetiminde, sınıf ayırımı diye bir şey yoktur. Yasalar önünde sosyal eşitlik vardır. Sınıf ayırımından oluşan engeller kaldırılmıştır”

Özetlemek gerekirse, demokrasi denilince, siyasal partilerin katıldığı serbest ve dürüst bir seçimle kurulan parlamentolar; adalet ve iyilik duygusuna dayanan kanunlar; yetki ve sorumluluğu anayasa, yasalar ve kamuoyunca saptanan hükümetler; bağımsız adalet ve yan tutmayan bir idare, anayasa güvencesinde olan hak ve özgürlükler; yasa önünde eşitlik, serbestçe etkinlik göstererek kamuoyu oluşturan demokratik kuruluşlar akla gelir.


Atatürk’ün kurmaya ve geliştirmeye çalıştığı demokrasi düzenini ise şöyle tanımlayabiliriz:


“Milli egemenlik ve bağımsızlığa bağlı, kuvvetler birliği temelinde çalışan meclise ve anayasaya dayalı, sınıfsız bir toplum kabul eden; cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, laik, devletçi, inkılâpçı ilkeler yürüten; iktisadi yaşamını planlı karma ekonomiye dayatan; bütün dünya ulusları ile her alanda iş birliğine açık, her türlü diktayı rededen ve çağdaşlaşmayı amaçlayan haklar, özgürlükler, eşitlik ve kalkınma düzenidir.”


Atatürk yönetiminin, demokratik rejimi hazırlama dönemi olduğunu belirten Prof. Maurıce Duverger’nin dediği gibi:

“Atatürk, yaşamı boyunca demokratik rejimi kurmak için uğraşmış çok güçlükleri yenmiş, tamamlanmasını ulusun diğer bazı ihtiyaçları gibi yeni kuşaklara bırakmıştı.”


Kadir Levent BECİT


kadirlevent.becit@politikadergisi.com

Bu yazı Politika Dergisi Sayı 9'da yayınlanmıştır...

ŞİMDİ SAAT KAÇ?

Bir insanın son sözünün “Saat Kaç?” olması için zamanın kavramını çok derinden kavramış olması gerekmektedir. Hayatımızda belki etrafımıza binlerce kez bu soruyu soruyoruz, ancak Atamız kadar derin bir anlam içerisinde bu soru sorulmuyordur.

 

Çanakkale’de düşman çıkarma yaparken de bu soru sorulmuştur…

 

Düşmanın yapacağı hamleye karşı verilecek tepkinin zamanlamasının yanlış yapılmasının doğuracağı sonuçların büyüklüğünü çok iyi biliyordu…

 

Kocatepe’de düşmanı gözlerken etrafındaki paşalara sordu bu soruyu…

 

Doğru zamanda doğru hamleyi yapmak istiyordu…

 

Kuşkusuz ki dünya liderleri içerisinde zamanlamayı en iyi yapan liderdi ATATÜRK…

 

1906’da bir Bulgar Komutana yapacağı Devrimlerden bahsetmişti ancak doğru zamanı çok iyi beklemişti.

 

Kafasında şekillenmiş Cumhuriyet olgusunu en doğru zamanda en doğru uygulamayla ortaya çıkarmış ve öylesine güçlü kılmıştır ki halen bunca düşmana rağmen dimdik ayakta durabilmektedir.

 

Devrimlerin işleniş sıralamasını bile bir zamanlama harikası olarak karşımıza çıkarmıştır.

 

Yıllarca kafası içerisinde düşüncelerini yer alan ve doğru anı hiçbir sıkılma belirtisi göstermeden, hiçbir aceleye mahal vermeden uygulamaya geçirmiştir.

 

Tüm dünyanın dehalığını kabul ettiği Atamıza karşı ne yazık ki halen bile pek çok saldırılar bulunmaktadır. 57 yıllık kısa yaşamının yalnızca son 15 senesinde oturttuğu sistemin sağlam fikirlere dayanması kadar, uygulandığı an ve mekanda çok önemli olmasından ötürü bir onur abidesi olarak dimdik durmaktadır ayakta.

 

Cumhuriyet Düşmanları’nın genel söylemini hepimiz bilmekteyiz…

 

Cumhuriyet bir gecede rakı sofrasında ilan edilmiştir.

 

Bir gecede ülkenin dili değiştirilmiştir.

 

Yüzyılların alışkanlığı olan şeriat işleyişi birden bire yok edilmiştir vb. söylemlerle Atatürk’e ve onun eserine saldırmaktan çekinmemektedirler.

 

Devlet sistemini değiştirmek bir gecede rakı sofrasında yapılabilecek bir şey olsaydı, ülkemizde günde milyonlarca sistem değişikliği ortaya çıkabilirdi. Yıllarca yalnız yakın çevresindeki birkaç kişinin bildiği Cumhuriyet fikri, sonradan kendi el yazmalarından ortaya çıktığı üzere çok uzun yıllardan beri kafasında yer almış, şekillenmişti. Bunu yapmak içinde kuşkusuz en iyi zaman olarak 29 Ekim 1923 olmuştur.

 

Bağımsızlık Savaşı’nı kazanmış, tüm dünyada kabul görmüş Yeni Türk Devleti’nin artık sisteminin belirlenmesi gerekiyordu ve bunu zamanında hayata geçirdi.

 

Ülkenin dilinin bir gecede değiştirilmesi ise çok büyük bir yalandır. Dergimizde konuk yazar olarak 5. sayımızda yayınlanan “Ümmetsel Travma” yazımda bu konuya değinmiştim.

 

Dil ve Alfabe birbirlerinden çok farklı kavramlardır. Bir gecede Alfabe’yi değiştirmek ise imkansızdır. Çünkü bu alfabenin dile uygulanma süreci, dile uygun hale getirilmesi uzun bir çalışma gerekmektedir. Bunun sonucunda ortaya çıkan Harf Devrimi’nde ise bir geçiş süreci olmuştur. Ülkenin %3’lük bir bölümü okuma yazma bilirken, yeni eğitim sistemi ile bunu geliştirecekken, Harf Devrimi’ni uzun süreye yaymak ülkede çok büyük bir kaos ortamı oluşturacaktı ve bunun farkında olan Atatürk yine muazzam bir zamanlama göstermiştir.

 

Şeriat sistemine göre yönetilen Osmanlı Devleti’nin ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin tabii olarak bir hukuk sisteminin olması gerekiyordu. Bu konuda iki şekilde çözüm olacaktı. Ya Şerri Hükümlere göre devam ya da Pozitif Hukuk’a göre yönetim.

 

Mustafa Kemal’in şerri hükümlü bir devlet oluşturmayacağı, devleti kuran, hatta Osmanlı sürecinde kurduğu Büyük Millet Meclisi’nden belliydi. “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” söylemi Millet’in sadece Kul ve Tebaa olmasını reddetmekteydi. Bu red üzerine teokratik bir devlet sistemini kurmak imkansızdır. Bu sürecin ilerleyişinde Mustafa Kemal 1924 anayasasında “Devletin Dini İslam’dır” ifadesini kullanmış ancak 1927 yılında bu ifade kaldırılmıştır. 3 Mart 1924 yılında “Hilafetin Kaldırılması” ise bu sürecin en büyük mihenk taşıdır. O günkü toplum Laik Devlet sisteminden rahatsız olmamışken bugün kendini Laik olarak adleden özünde Şeriat Özlemi olan kadrolar, tarihte toplumun bundan şikayet ettiğini belirtmekte ve tarihi kendi yalanlarına ortak tutmaya çabalamaktadır.

 

Şu gerçeği unutmayalım…

 

Bir Devrimci Lider’in dikkat etmesi gereken en önemli hususlardan birisi “Zamanlama”dır. Büyük Atatürk’ün bunu ise ne denli önemsediği, son sözlerinden bile bellidir…

 

10 Kasım 1938 gününden beri yetim kalmış Türk Toplumu bugün O’nun zamanlama harikası olan devrimleri sayesinde kendisine dünya üzerinde kendine ait bir coğrafya bulabilmiştir. Bugünün Devrim Karşıtlarının söylediği Dünyada Saygınlık, kendilerinin sayesinde değil, her ne pahasına olursa olsun Sömürgeciliğe karşı duran Mustafa Kemal ve arkadaşları sayesinde olmuştur.

 

Atatürk’e düşman olup, O’nun yaptıkları üzerinde pirim yapmaya çalışan zihniyet önce kendi Atalarına saygısızlık yapmaktadır. Dedeleri bu ülkede Mustafa Kemal’le birlikte çarpışanlar bugün tarihte yapılanları kendi rantları için kötüleyemezler… Eğer Ataları bu ülke için savaşmadıysa zaten bu ülke adına söz söyleme hakları bulunmamaktadır…

 

Şimdi Saat Kaç ATAM?

 

Bu ülkenin saatlerini “100 yıl” geriye almak isteyenlere inat, kadranı hep ileriye yönlendiren gençlerin solukları kesilene kadar çığlık atma zamanıdır…

 

Karanlık ilişkilerin dört bir yanı sardığı şu zamanda saatleri aydınlığa ayarlama zamanıdır…

 

Bölücülerle diplomatik ilişkiler yapanların karşısına çıkıp “Vatan bir bütündür, parçalanamaz”ı hatırlatma zamandır…

 

Ey Aziz Atam!

 

Pek çok cephede göğüs göğse çarpıştıktan sonra hiçbir karşılık beklemeden bu ülkeyi emanet ettiğin genç kadrolar bu ülkeye her ne pahasına olsun sahip çıkacaklardır.

 

Gözünüz arkada kalmasın…

 

VATAN SİZE MİNNETTARDIR ATAM!..

Esen Kalın...

Hamdolsun, açlıktan ölmedik…

Dünya büyük bir küresel ekonomik krizin pençesinde kalmış durumda. Uluslar arası sermaye kendisine kaçacak delik aramaya çabalıyor. Bir ülke temsili olarak olsa da bir açık arttırma sitesinde satışa çıkarılıyor, tüm dünyadan büyük sermaye sahiplerinin olduğu İsviçre’deki bankalar sıkıntıya düşüyor. Bütün bu olanların üzerine de bizlere “Hamdolsun, durumumuz iyi” deniliyor.

 

Başbakan sanırım bu sözleri söylerken kendi bütçesi ile ülke bütçesini, kendi ekonomisi ile ülke ekonomisini birbirine karıştırmış durumda. Burslu okuyan oğlu gemicik(!) alırken, damadı birden bire medya patronu olurken, oğlunun bacanağı Almanya’da yurttaşlarımızdan paraları araklarken biz Başbakan’ın mal varlığını öğrenemiyoruz. Ama “Hamdolsun”dan az buçuk çıkarabiliyoruz…

 

Ülke içerisindeki hemen her KİT’ler yabancılara satılmışken, bankaların büyük kesimi dış kaynaklıyken, temel ve hammadde ürünlerinde dışa bağımlıyken, ülkenin ana dış pazar kaynağı tekstil dışa alım ve satım yaparken bizim bu ekonomik krizden etkilenmememizi beklemek ancak bir hayal ürünü olarak karşımıza çıkacaktır.

 

AB ve ABD çıkarları için yasalar ve değişimler yapılırken küresel dünyanın sözü geçiyorsa, ekonomik krizin küreselleşmiş anında bizim bu kürenin dışında kalmamızı beklemek uzaktan görünen hatta görünmek için çok uzak olan bir ütopyadır.

 

Her geçen gün işsizliğin arttığı; vatandaşın üzerine çöken faizin azdığı; borçları yüzünden insanların kendini astığı; çocuğunu, süt parası bulamadığı için sokağa bırakan insanların olduğu bir ülkede ekonomiyi “Hamdolsun”lar ile yönlendirme çabalarının hiçbir mantıklı açıklaması olamaz.

 

Tüm ekonomistler, sadece ülkemizdeki değil tüm dünyadaki ekonomistler “İmdat” çanları çalarken birkaç kamuoyu açıklaması ile ekonomiyi dengede tutmayı düşünmenin ne kadar çürük bir çözüm önerisi olduğunu hep birlikte gördük.

 

Döviz kendini tavana vurdu, bunun karşısında da borsa yerin dibinde kendisine saklanacak yer arar oldu.

 

Enerjiyi, doğal gazı, ağır sanayiyi dışarıdan alıp aynı zamanda ekonomik krizden etkilenmemeyi beklemek, suya ya tutarsa diye maya çalmaktan farksızdır.

 

Ülkede ancak %10’luk bir kesim hiçbir maddi kaygısı olmadan yaşayabilme imkanı buluyor. Geri kalanların %30’u bir öğün toksa, diğer öğün aç sofradan kalkıyor. Bunları düşünüp ekonomimizin güçlü olduğunu söylemek ne kadar doğrudur. Yok eğer doğruysa, her ay yapılan; elektrik, su, doğalgaz, petrol zamlarını kim nasıl açıklayacaktır…

 

Sayın Başbakan, bizler bu ülkede ekonomiyi “Hamdolsun” diyerek kurtaramayız…

 

Bu ülkedeki vatandaşların büyük kısmının ağzından ancak tek söz çıkabilir…

 

“Hamdolsun, açlıktan ölmedik…”

 

Esen Kalın

Bu Ne Perhiz, Bu Ne Lahana Turşusu

Terör son zamanlarda ülke gündeminden düşmez, düşemez oldu. Her gün saldırı ya da saldırı planlarının haberleri gündemde yerini korumaktadır.

 

Nedir PKK’nın amacı?

 

Sözde Büyük Kürdistan’ı kurmak. Bu amaç doğrultusunda ülkemiz topraklarının bir kısmını almak amacıyla emniyet güçlerimize ve sivillerimize saldırmaktan da geri durmuyorlar.

 

Bu süreç içerisinde iktidar yetkilileri terörle mücadele konusunda Irak’a bir diplomatik ziyarette bulunuyor. Gittiklerinde de kiminle görüşüyorlar? Peşmergelerin başında bulunan Barzani ile. Görüşme sırasında toplumun gözünden kaçmayan ama orada diplomatımızın göz ardı ettiği, fiziksel olarak küçük, anlamsal olarak ise büyük bir ayrıntı vardı. Barzani’nin arkasında Irak Bayrağı’nın yanında Sözde Kürdistan Bayrağı bulunmaktaydı.

 

Terörün bayrağı önünde görüşme yapan birisiyle terörle mücadele konusunda işbirliği için görüşmelerde bulunuldu. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” sözünün ne büyük bir anlam taşıdığını burada görebiliriz.

 

Terörle mücadelede tabidir ki uluslar arası işbirliğinde bulunulabilir. Hele de uluslar arası bir terör örgütüyle mücadele ediyorsanız bu kaçınılmazdır. Ancak karşısında durduğunuz, mücadele ettiğiniz teröre yaltaklık eden, aynı amaçları taşıyan kurumlarla bu iş yapılamaz.

 

Biz Sözde Kürdistan Bayrağı’nın önünde bir toplantıya katıldık. Bizler bilmiyoruz da Türkiye Cumhuriyeti Kürdistan diye bir ülkeyi tanıyor mu? Bir ülke bayrağı önünde toplantı yapmanın da başka bir açıklamasının olabileceğini düşünemiyorum.

 

Kendi ülkesini işgal eden Amerika’nın kuyruğunda dolaşıp, erk sahibi olma çabası içerisinde olan kişilere karşı biz elimizi masaya koyup o bayrağı kaldırtamıyor muyuz? Eğer bunu yapamıyorsak İktidarın başında bulunan kişiler biz bölgenin en önemli gücüyüz dememelidir, komik duruma düşer çünkü.

 

Bir Genelkurmay Yetkilisi, bizler Çanakkale’de 300 bin şehit verdik diyor. Paşam biz savaşta mıyız da haberimiz mi yok? Bir avuç çapulcuyla mücadeleyi Çanakkale Zaferi ile bir tutabilmeniz mümkün müdür?

 

Başbakan terörle mücadele konusunda AB konusunu gündeme taşıyor. AB ile bağdaşmayacak kanunlar çıkartılmayacağını söylüyor.

 

Benim ülkemin askerleri, polisleri, korucuları, sivilleri bir grup hain tarafından öldürülürken ben ne AB dinlerim ne de ABD umurumda olur. Ülkemizin yetkililerinin de aynı şeyleri düşünmesi de gerekmektedir. Eğer bu konuda AB ve ya ABD’ye tavizler verecek birileri varsa Büyük Meclisimizin koltuklarında o koltukları işgal etmeyip, onurlu bir davranışla istifa etsinler. Yoksa onları ne bu ulus ne de tarih affeder…

 

Artık bu ülkede hiç kimsenin bir şehit görmeye tahammülü kalmamıştır. Bunca olay üzerine de kalması zaten beklenemez. Bölücü başı Apo’nun yakalanmasının ardından 2002’ye kadar sinmiş terör bugün tekrar eylemlerde bulunuyorsa bununla ilgili olarak tüm sorumluların bu halka hesap vermesi gereklidir.

 

Terörle mücadelede tüm toplum bir yürek, bir yumruk oluyorsa; kimsenin bu konuda bir başka ülkeden herhangi bir konuda izin ya da yetki almasına gerek yoktur. Olamaz…

 

Bu konuda dimdik duramayanlar, dimdik ayaktayız mavraları okumasın bizlere…

 

Esen Kalın

Elisabeth Şeriatı

Avrupa’nın göbeğinde şeriat mahkemeleri kurulması için çalışmalar yapılmakta. Bu konu bakıldığında bizi direk olarak ilgilendirmese de uzun vadede ülkemiz üzerinde pek çok hak istenmesine neden olabilecek bir düzenlemedir.

Şeriat Mahkemeleri İslam Tarihi ile ortaya çıkmış ve pozitif hukukun gelişimi ile birlikte yaygınlığını yitirmiş artık töresel bir yapıya bürünmüş bir yargılama birimidir.

Bir coğrafya üzerinde yaşayan bireyler arasında hukuksal alanda ayrıcalık yapmak demokrasi bakımından bir tutarsızlıktır. Sen önce ortaya çıkıp demokrasi mavraları atacaksın ardından da ülke içerisinde hukuk ayrılığı yaratacaksın. Bu tam anlamıyla ülke yönetiminin içerisinde bulunduğu karmaşanın göstergesidir.

Tüm dünyanın gözü önünde ülke içerisinde hukuksal ayrılığa doğru giden bir ülke olmasına karşı dünyanın demokrasi jandarmaları buna karşı tek bir söylemde bile bulunmamışlardır.

AB ülkeleri Türkiye’de demokrasinin oturmamasından ötürü “Türkiye’nin AB üyeliğine” karşı çıkarken, AB üyelisi olan bir ülkede iki başlı yargılama sistemine neden karşı çıkmamıştır?

Dini inanış insanın kişisel bir olgusudur. Kişisel olgulara göre yargı talep etmek ise doğru bir yaklaşım değildir. Oy kaygılarından ötürü insanların dini inançları üzerinden uygulama yapmak demek ki yalnız ülkemize özgü değilmiş bunu da görmekteyiz.

Şimdi İngiltere’nin yetkililerine buradan iki soru sormakta fayda vardır…

İngiltere’de yaşayan diğer Hıristiyan olmayan toplumlar kendi inançları doğrultusunda yargılanma talebinde bulunurlarsa bu da kabul edilecek midir?

İngiltere’de yaşayan farklı uluslara mensup kişiler kendi uluslarından gelen yargılanma modellerini isterlerse bu kabul edilecek midir?

Bu sorulara yanıt gelmesini beklemek belki garip olacaktır ancak yanıt verecek birileri olursa da bunu dinlemeyi çok isterim…

Yıllarca İslam coğrafyasına Haçlı Seferleri düzenleyen bir ülkenin bu şekilde bir uygulamaya gitmesi pek çok açıdan düşündürücüdür. Orta Doğu’yu her zaman küçük gören, her fırsatta üstlerine gidip ellerindeki imkanları gasp eden kitleler nasıl oluyor da Orta Doğu’dan doğmuş olan bir yargılama sisteminin kendi ülkelerinde uygulanmasına izin veriyorlar. Hem de kendi yargı sistemlerine muhalif bir şekilde…

Şimdi İngiltere’deki bu olaylar neden bizi ilgilendiriyor, bunu irdeleyelim…

“Kötü örnek emsal teşkil etmez” şeklinde bir atasözümüz vardır.

Ancak siyaset ve hukuk konusunda kötü örnekler de ne yazık ki emsal teşkil etmektedir.

Bu olayın üzerine bir grup bölücü kitleler ülkemiz coğrafyasında kendi yargılama birimlerinin oluşturulması talebinde bulunabileceklerdir. Bunu yaparken de “Bakın İngiltere’de buna benzer uygulama mevcut” diyecekler. Ülkemiz yöneticileri de ne yazık ki pek çok konuda fikirleri Avrupalı ülkelerden aldıklarından ötürü bu konuda da oturup düşüneceklerdir.

Sözde Ermeni Soykırımı yalanı ile savrulan dünyada ülkemizde kendilerine bu yalana kaptırmış Ermeni kökenli vatandaşlarımız böyle bir talepte bulunamayacağının bir garantisi ne yazık ki kimse tarafından verilemez.

PKK Terör Örgütü ve onların siyasi uzantısı olduğunu belirten DTP’liler de böyle bir uygulamanın kendileri içinde oluşturulması talebinde bulunursa buna karşı nasıl bir yanıt verilecektir?

Ya da bunlardan farklı olarak ülkemizdeki Hıristiyan vatandaşlarımız kendi dinlerine uygun bir yargılama modeli isterse bu teklif kabul edilecek midir?

Bunlardan ziyade İngiltere böyle bir talep karşısında nasıl bir tutum sergileyecektir?

Geçmişten günümüze kadar ülkemiz üzerinde pek çok ülkenin, grubun pek çok talebi bulunmaktadır. Bu taleplere en sert yanıt şüphesiz ki Mustafa Kemal ATATÜRK’ün önderliğinde Bağımsızlık Savaşı’nda verilmiştir. Bu savaş sonucunda tüm mazlum uluslar ülkemizi ve Mustafa Kemal’i örnek alarak bir mücadele içine girmiş ve buradan mutlulukla görerek şunu söyleyebilirim ki bu mücadelelerin pek çoğu başarıya ulaşmıştır. Bu haklı mutluluğu da benim gibi pek çok insanın içerisinde taşıdığından da şüphe duymamaktayım.

Bu haklı mücadelenin sonucunda elde ettiğimiz zaferin üzerine sömürgeci zihniyet pek çok şekilde ülkemize kıskaca almıştır. Ekonomik olsun, siyasi olsun, ülkemizde ki etnik ve dini gruplar olsun bu kıskaç sürekli bir şekilde kullanılmış ve kıskacın ucundaki maşalar da pek çok kez bu yapılanlara alet olmuştur.

İngiltere’deki yetkililerin bu uygulamayı yaparken oturup “İleride biz bunları Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne koyarız” diye düşündüler mi acaba?

Hepinizin malumudur ki İngiltere Lozan’da kaybettiklerinin acısını cebine koyan Lord Curson’un torunlarıyla doludur.

Ülkemiz üzerinde bu denli oyunlar oynanırken ülkemizde ki her bireyin her zamankinden daha uyanık olması gerekmektedir. Dünya siyasetini takip etmeden kendi ülkemiz için oynanan oyunları görebilmemiz mümkün değildir.

Pek çok kez tekrarladığım ve yine altını çizerek söylemek istediğim son sözüm şudur:

Kendilerini müttefikimiz olarak belirten ülkeler, ileride ülkemiz zararına pek çok olaya neden olacak bu tür eylemlere nasıl dahil oluyor ve de bunlara karşı sessiz kalıyorlar…

Artık görelim…

Bizim bizden başka dostumuz yoktur…

Esen Kalın…


Bu yazı Politika Dergisi Sayı 8'de yayınlanmıştır...

BEN VATANDAŞIN DANİSKASIYIM…

İlk söylenince abesle iştigal bir söylem gibi geliyor “Ben şunun daniskasıyım” sözü. Genel olarak halk arasında kullanılan bu sözcük önem teşkil eden konuşmalarda kullanılmamaya özen gösterilir. Yerine “mükemmel, ala vb.” söylemler kullanılır.

 

Başbakanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN geçtiğimiz günlerde “Ben çevrecilerin daniskasıyım” dedi bir konuşmasında. Bu yaşından sonra biz Sayın ERDOĞAN’a ne şekilde konuşmasını öğretecek değiliz tabiî ki, ancak insanlar bulundukları yere göre hal ve tavırlar içerisinde bulunmalıdır.

 

Çevrecilerin daniskası olan Başbakanımıza bağlı olan İçişleri Bakanlığı kuruluşu Emniyet Müdürlüğü personelleri bu sözün üzerinden kısa bir süre geçmesine karşı eylem yapan çevrecileri karga tulumba göz altına aldılar.

 

Yazıyı çevrecilik boyutuna sıkıştırmamız doğru olmayacak ayrıca sıkıcı bir hal alacaktır. Başlıkta da belirttiğim “Ben Vatandaşın Daniskasıyım” noktasını karınca kararınca ele almaya çalışacağım.

 

Neden bu sözü söyleme ihtiyacı duyduğumu belirtip konuya hemen girelim.

 

Ülkemiz artık dünya yolsuzluğunun anavatanı durumuna gelmek üzeredir.

 

AKP Genel Başkan Yardımcısı ile ilgili belgelerle ortaya konulan 1 milyon dolarlık bir yolsuzluk iddiası üzerine Meclis Başkanlığı’na “Şaban Dişli’nin malvarlığını açıklaması” için bir başvuruda bulunuldu. Ancak Meclis Başkanlığımız bu konuyu görüşme ihtiyacı bile duymadı.

 

Bizlerin verdiği vergilerle gününü gün eden insanlara hesap sormak hepimizin başlıca vatandaşlık görevidir. Bu görev gereği olarak bizlerin vekilleri olan(!) Milletvekillerimiz bizlerin bu vatandaşlık görevlerini yerine getirmek görevini de üstlenmelidirler. Lakin içinde bulunduğumuz şu günlerde Başbakan için bile yolsuzluk dosyaları mecliste ise bunun yapılmasını beklemek sanırım bir nebze ütopik olacaktır.

 

Bir ülke düşünün ki; Başbakan hakkında yolsuzluk iddiaları var. Mevcut Cumhurbaşkanı ile ilgili yolsuzluk iddiaları var. Hatta Cumhurbaşkanı devleti dolandıran birisini affediyor. İktidar Partisi vekilleri hakkında pek çok yolsuzluk iddiası mevcut. Daha sonra da bu yolsuzluk iddialarının kahramanları bizlere hak hukuktan bahsediyor.

 

Kusura bakmasınlar da ben vatandaşın daniskasıyım. Bunlara inanmam…

 

Milletin vekili olması gereken milletvekillerimiz ne yazık ki bizlerin vekili değil efendisi konumundalar. Bizlerin üzerinde ince bir çul örtülü iken onların üzerinde kocaman bir dokunulmazlık zırhı var. Bu zırhın kendilerini koruduğuna öyle bir inanmış durumdalar ki o zırh sayesinde kendilerini ölümsüz görebiliyorlar. Öyle bir hal alıyor ki bu tavırları milletin üç kuruşuna göz dikmekte bir sakınca görülmüyor. Ama unuttukları bir şey var. Oy kurşununa dayanabilecek bir zırh henüz üretilemedi ve üretilemeyecektir.

 

Hukukun üstünlüğüne inanmış bir bireyin hiçbir şekilde dokunulmazlığa ihtiyaç duyması söz konusu olamaz. Ben nasıl hukuk karşısında alnım ak bir şekilde duruyorsam benim vekillerim de aynı şekilde durabilme cesareti gösterebilmelidirler. Ben devletin kurumlarına güvenirim, hukuka inanırım. Ben vatandaşın daniskasıyım çünkü. Ya siz beyler, ya siz hanım efendiler?

 

 Mecliste ceylan derisi koltuklarda el kol kaldırmak değildir milletvekili olmak.

 

Ben ne yiyorsam ben ne içiyorsam ben ne giyiyorsam sizlerde aynısını yapabilmelisiniz.

 

Ben nasıl hukuk karşısında ancak hukukla korunuyorsam sizlerde yalnız hukuka sığının.

 

Benim üzerimde nasıl haklar var ise sizlerin üzerinde de bunların dışında bir hak olması doğru ve etik değildir. Benim işçilerim aylık 450 YTL asgari ücrete tabi iken 8 bin YTL den yüksek maaş alan ve bunu az bulan bir kişi ne kadar bu milletin vekildir?

 

Vatandaş olmak zor iştir. Devletin her türlü cefası sırtlarına biner vatandaşların. Hayatlarında denizi görmemiş milyonlarca insan var bu ülkede. Ama burs alarak okuyan bir öğrenci bir bakıyorsunuz milyonların görmediği o denizin üzerine milyon dolarlık gemi indirebiliyor…

 

60 yaşına kadar gece gündüz çalışıp hiçbir birikim sağlayamayan milyonların olduğu ülkemizde 16 yaşında bir çocuk şirket sahibi olabiliyor.

 

Tek dostu toprak olan çiftçilerimiz üretim sıkıntısından bahsettiğinde birileri utanmadan, sıkılmadan “Gözünüzü toprak doyursun” diyebiliyor.

 

Vatan topraklarını korurken şehit düşen askerlerimizin ailelerine “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” denilebiliyor maalesef.

 

Yanan ormanlar üzerine “Artık kene kalmadı” gibi komik bir yaklaşımda bulunulabiliniyor artık.

 

Ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’ün manevi mirasına saygı duymayan bir devlet başkanı ile görüşmek için kalkıp Başkentimiz dışında bir şehir seçilebiliyor.

 

Bunların üzerine çıkıp bizlere vatandaşlık dersi verildiği bile oluyor ki bu olay gerçekten acıdır.

 

Sizler bunları yaptığınız sürece vatandaşlığınız tartışma konusudur.

 

Beyler kusura bakmayın bizler vatandaşın daniskasıyızdır…

 

Politika Dergisi Sayı 7 de yayınlanmıştır...

Perşembenin Gelişi Çarşambadan Bellidir…

 

Bir atama tartışmaları silsilesi süregidiyor medyada. Ortada yapılan büyük bir kadrolaşma olduğu bir gerçek. Ancak bugün sözde demokrasi savunucusu bir grup medya mensubu mevcut sürece gelene kadar ki yapılan kadrolaşmalara karşı neden tepkisiz, sessiz kaldı sorusuna ne yazık ki yanıt bulmak kolay değil.

 

AKP İktidarı’nın başa gelmesini sağlayan kadrolaşma 1980’den itibaren sürekli bir şekilde ülkemizde yaşanmıştı. Bu kadrolaşma hareketinin meyvesi olarak 2002 yılında 11 aylık bir parti Türkiye’de tek başına iktidar sahibi olabildi. Yıllarca devletin her türlü kurumunda göz görerek meydana gelen Siyasal İslam kadrolaşmasına karşı ne yazık ki ne Devletimiz yöneticileri ne de medya gereken ilgiyi göstermemişti.

 

Emniyet Genel Müdürlüğü altında çok ciddi bir Fethullahçı Örgütlenme oldu artık yeni yeni söylenir duruma gelmiştir. Ancak yıllardır planlı bir kadrolaşma hareketi olmasına karşı bunlara karşı bir tavır takınılmamıştır.

 

Şu günlerde Cumhurbaşkanı’nın yaptığı Rektör atamalarından ötürü sürekli bir haber hareketliliği var. Cumhurbaşkanı’nın mevcut sistemimizle sorunu olan Profesörleri Rektör olarak ataması pek çok spekülasyon ortaya çıkarmıştır. Ancak bakılması gereken asıl noktayı hep görmezden geliyoruz.

 

Bilimi rehber edinmiş Laiklikle sorunu olan bir bireyin tabii olarak bilimle de sorunu olması gerekmektedir. Bilimle sorunu olan bir insanın ise profesörlük unvanını kazanabilmesi için birilerinin onu alttan iteklemesi, birilerinin de elinden tutup yukarı çekmesi gerekmektedir. Ayrıca bunların dışında bir kişinin seçimde ilk altıya girebilmesi için arkasında onu destekleyen de bir kadronun varlığı tartışılmaz bir gerçektir.

 

Bu noktada önemli olan Cumhurbaşkanı’nın bugün yaptığı atamalar mı, yoksa yıllardan beri süregelen kadrolaşmalar mı? Asıl önemli olan bu soruyu görmezden gelerek bir çözüm yolu bulabilmemiz bana göre biraz zor olacaktır.

 

Devlet kurumları yıllardan beri pek çok kitle tarafından göz göre göre sömürü düzeni haline getirilmiştir. “Salla başı al maaşı” vecizesi çerçevesine girebilmek için insanlar meclis koridorlarında torpil sıralarında heder olmuşlardır. Her gelen iktidar bir önceki iktidarın kadrolarını tasfiye edip yerine kendi istediği bireyleri oturtmuştur.

 

Bu tasfiye yalnız bir siyasi oluşumun devlet üzerinde erkini güçlendirmesine neden olmamıştır.

 

Yıllarca bürokrasi içerisinde devlet terbiyesi ile yetişmiş, işinde artık profesyonel olmuş başarılı bürokratlar, kendilerinden en çok verim alınacak dönemlerde ya görevden alınmışlar ya da emekliye sevk edilmişler.

 

Yılların emeği ile yetişen bu bürokratların yerine de onlar kadar deneyimli olmayan kişiler atanmış ve devlet işleyişinin ağırlaşmasına, aksaklaşmasına neden olunmuştur. Bu durum her yeni hükümetle kısmen değişime uğrayan hükümet politikaları üzerinde etkili olmamakla kalmamış bunların üzerine bir de devlet politikalarında sürekli bir değişime neden olmuştur.

 

Devlet politikalarında bu denli sık değişimlerin yaşanması da ister istemez sağlıklı büyümeyi gerçekleştirmemizin önünde büyük bir set olarak yer almıştır.

 

Bugüne kadar süregelen kadrolaşma hareketlerinin sonucunda iktidar sahibi olmuş bir siyasi partinin, kendi varlık sebebini yok sayarak bu kadrolaşmayı yapmayacağını beklemek büyük bir hata olurdu.

 

Atalarımız “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” demişler zamanında. Bizler çarşamba günlerinde çarşafa sarılıp yattığımızdan perşembe gününde atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Yıllarca üç maymun misali sessiz sedasız yapılanları izleyenler, bugün ortalıkta her ne kadar bağırsalar da iş işten geçti. Mevcut atamlar yapıldı ve bu rektörler görev yerlerine geçtiler bile.

 

Bizler bundan sonrası için ne yapılması gerektiğini oturup düşünmeli, konuşmalıyız. Devletin her noktasını sarmış olan kadrolaşmanın karşısına ne şekilde bir duruşla çıkmamız gerektiğini irdelemeliyiz. Başka türlü ne yazık ki bizler olduğumuz yerde sayacak, iktidarların yakınları da kurumların tepelerinde cirit atacaktır…

 

Esen Kalın…

Vatan Size Minnettardır...

"...birdenbire beş adım sağında onu gördü.
paşalar arkasındaydılar.
o, saati sordu.
paşalar: "üç," dediler.
sarışın bir kurda benziyordu.
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
kocatepe'den afyon ovasına atlayacaktı” *

 

26 Ağustos’ta Kocatepe’de bir destan yazıldı. Türk’ün ateşle imtihanının en büyük destanlarından birisi. Kamyonlarla gelenlerin karşısında kağnılarla yer alıyorduk. Büyük bir başarıya artık ramak kalmıştı 26 Ağustos’ta…

 

Günümüzde ne yazık ki o günlerde içimizde yer alan Ulusal Bağımsızlık duygusu artık iyice köreltilmiş. Her köşe başında köşe dönücü avcıları bulunuyor. O zaman bağımsızlık için bilenen yürekler şimdi köşeler biliyor dönmek adına.

 

Televizyon karşılarında üç beş programdan örnek aldıkları bir grup insan gibi olmak hayali sarmış dört bir yanı. Kocatepe’de bir kahraman olmak artık önemli değil. Çanakkale’de ki Seyit Onbaşı ise olamayız hiçbirimiz.

 

15 Mayıs 1919’da Anadolu coğrafyası üzerini tamamen sarmış olan karanlıktan çok daha aydınlıkta olmamıza karşın ne yazık ki içimizdeki bağımsızlık ateşi karanlığa takılmış. Söndürülmüş ulusal duygular. Birlik, beraberlik, bütünlük artık sadece ekonomik çıkarlar adına olur olmuş. Ben aşk değil mantık evliliği istiyorum –ki bu mantık evliliği tamamen ekonomiktir- denilen bir ülkedeki insanlarda yürekten bağlılığın oluşturduğu bir birliktelik bulabilmek ne kadar mümkündür.

 

Karanlıkta bırakıldık yıllardır. Eylül İmparatorluğu’nun üretimi olan Özal Gençliği ile sadece hayatı gülmek sandık. Oysaki en büyük mutluluğun toplumun tamamında yayılabilecek mutluluk olduğunu unuttuk, unutturulduk.

 

Bir futbol maçında elde edilen zaferden sonra ortalığa dökülen milyonların en büyük zaferlerimizin bayramlarında yerlerinden kalkmadıklarını görmekteyiz. Üzerimize serpilmiş ölü toprağını yalnız futbol maçları uçurmakta.

 

Bu sefer farklı olsun diliyorum. Kocatepe Zaferi’nin bugününde bunu herkesten istiyorum. Bu sene 30 Ağustos’ta, Zafer Bayramımızda elimizde bayraklarla yollarda olalım. Karşılıklı bağımlılık masallarına karşı hep birlikte “Tam Bağımsızlık” diye haykıralım dört bir yana.

 

Kocatepe bugün hala kan kokmakta. Çanakkale kan kokuyor. Anadolu toprağının şahit olduğu varlık mücadelemiz tüm toprağı kanla yıkadı. Oysa bunların kıymetini bilemiyoruz günümüzde. Bir saatimizi bile bize bugünleri emanet eden Atalarımızı anmak için ayırmıyoruz günde.

 

Artık uyanmalıyız.

Ülkemizin dört bir yanı sarılmış.

 

Silahla değil bu sefer.

 

Parayla, medyayla, inanç sömürüsü ile sarılmış.

 

Elimizdeki tüm devlet mallarını aldılar. Yetmedi. Topraklarımızı alıyorlar.

 

Kan kokan bu topraklara paha biçmeye kalkmak için hiçbir kimsenin damarlarında ki kan buna yetemez.

 

Bizler için canını dişine takmış, gece, karanlık, soğuk, sıcak, açlık, susuzluk unutmuş atalarımızın yadigârına hepimiz sahip çıkmalıyız.

 

Her gün yapmasak bile en azından bugünlerde unutmayıp, onları anmalıyız…

 

Başta Başkomutan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, Bağımsızlık Savaşımız için elinde bir çöp bile taşımış her bireyin önünde saygıyla eğilip, onlara yalnızca minnettar olduğumu söylemek istiyorum…

 

Esen Kalın…

 *Nazım Hikmet – Kuvayi Milliye Destanı