| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

KADİR LEVENT BECİT KİŞİSEL SAYFASI

Yazılar arşiv 07.2008 Other entries in 2008-07 resimler , videolar

Uyanın... Vatan Satılıyor...

“Misak-ı Milli Sınırları içerisinde Vatan bir bütündür, bölünemez.” 

Erzurum Kongresi’nin en can alıcı maddelerinden birisidir bu madde.

 

Şimdi içerisinde olduğumuz süreçte, AKP İktidarı Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına inat bir şekilde Vatan Topraklarının satışına ilişkin bir yasa çıkartmakta hiçbir çekince görmemektedir. Tüm ülke gündemi “Ergenekon Davası”na kilitlenmişken 3 Temmuz 2008 günü bir çırpıda çıkarılan bu yasa ile ülke topraklarımız içerisinde yabancılara hiçbir üst sınır olmadan topraklarımızın satışına yeniden başlanılmıştır.

 

Başbakan sınır konusunda ne diyor: “"...Bir sınırlama getirirsek küresel yatırımcıyı çekemeyiz... Yabancı şirket tarım amacıyla 100 dönüm isterse vermek durumundayız. İhtiyacını karşılayacak arazi bulamazsa küresel sermaye niçin bizi tercih etsin?"

 

Peki, o 100 dönüm araziyi biçecek çiftçimizin durumu ne olacaktır?

 

Kendi toprağında ırgatlık…

 

Bu yasa karşısında ne yazık ki toplum gereken tepkiyi vermemektedir. Hatta Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah GÜL’ün katıldığı bir gezide 80 yaşındaki bir Ninemiz bu durumu dile getirince Cumhurbaşkanı’nın korumaları tarafından apar topar uzaklaştırılmıştır.

 

Coğrafyamız üzerinde pek çok ülkenin gözü varken böyle bir yasa çıkarmanın hiçbir haklı gerekçesi olamaz.

 

Ermeniler bir yandan topraklarımıza göz dikmiş.

 

Kürdistan hayali kuran bir güruh bulunmakta.

 

Büyük Ortadoğu Projesi altında bir emperyalizm projesi cereyan ediyor.

 

İsrail her yana göz dikmiş.

 

Bu süreç içerisinde toprakları satmanın ne kadar mantıklı olduğunu bu yazıyı okuyanların akılları ve vicdanlarına bırakıyorum.

 

Yabancılara mülk satmıyoruz. Arazi satıyoruz. İyi niyetiyle Türkiye’de tatil yapmak isteyen bir yabancıya bir hane satmak ile o tatil beldesinde dönümlerce arazi satmak arasında çok büyük farklılık vardır. Yabancı yatırımcı çekmek acıyla olduğu söyleniyor. Kendi öz yatırımcımız ne olacak o durumda?

 

Suudi Arabistan Tarım Bakanı en az 100 bin hektar tarım arazisi aradıklarını söylüyor. Bu yasa bir hata yasası değil, bir peşkeş yasasıdır.

 

Lozan ile tapuladığımız bu coğrafyayı parsel parsel satmak Milli Duygularımızı da satmaktır. Bu yasa bir hata yasası değil, işgal yasasıdır.

 

Kanla sulanarak kazanılmış topraklarımız üç kuruşa satılıyor. Bu yasa bir hata yasası değil, bir ihanet yasasıdır.

 

Biz gidip Amerika Birleşik Devletleri’nde, İsrail’de, İngiltere’de, Yunanistan’da ve diğer ülkelerde 100 dönüm tarım arazisi isteyelim. Verecekler mi bize? Kendini AB’nin vazgeçilmezi olarak gören, AB ile karşılıklı bağlılıktan bahseden AKP İktidarı’nın çıkardığı bu yasanın diğer ülkelerde neden olmadığını düşünmekte fayda vardır. Madem zararsız bir yasa çıkarsın AB üyesi ülkelerde…

 

Tarihimiz boyunca pek çok kez savaştığımız, savaşarak, kanımızı dökerek kazandığımız bu toprakların, yabancılara satılması çok manidardır. Yarın bir gün 100 dönümlük arazisinin üstüne birisi çıkıp kendi ülkesinin bayrağını dikerse ne olacak?

 

Ekonomik olarak bunun gerekliliğinden bahseden AKP İktidarı’na buradan açıkça söylüyorum…

 

“Bu ülkenin topraklarına verilebilecek hiçbir bedel, benim atalarımın kanından kıymetli değildir. Eğer burayı almak istiyorlarsa aynı bedeli ödemek zorundadırlar…” diyebilecek, o her zaman bahsettiğiniz dik duruşunuz var mı? Eğer yoksa o koltuklarda oturmamanız gerekmektedir…

 

Biz bu ülkenin sınırlarını kanla çizdik. Hiçbir para da burada geçmez.

 

Avrupa Birliği ile üyelik görüşmelerinin sürdüğü bu zamana kadar; kıyıların, sit alanlarının, su havzalarının, ormanların, devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerin, meraların, yaylaların ve bütün tarihi doğal ve kültürel varlıklarımızın işgallerine, yasal olmayan kullanma biçimlerine engel olacak kendi içinde bir bütün oluşturan etkili ve caydırıcı kurallara sahip bir imar mevzuatı süreci bir türlü masaya gelmemiş, gündeme getirilmemiştir.

 

Bu alanlarla ilgili illaki bir düzenleme yapılacaksa ilk önce oralardaki yasa dışı yapılaşmalar önlenmelidir.

 

Bunların yapılmadığı bir süreçte çıkıp Vatan’ı yabancılara satmak, üzerinde hala kan kokusu olan bu toprakları birilerine peşkeş çekmek, hiçbir şekilde affedilemez ve affedilmemelidir.

 

Kararı bu ülkenin kazanılmasında atalarının kanlarını döktüğü Türk Ulusu verecektir ve gecikmeden vermelidir. Yoksa yarın çok geç olabilir…

 

Esen Kalın…

Devrim Rövanşı

Türkiye’de 1 yılı aşkın süredir iddianamesi bile hazırlanmadan pek çok önemli isimlerin gözaltına alındığı bir dava var: ERGENEKON

Bu davanın gerekçesi; Darbe hazırlığı ve darbecilik yapmak…

Yazarlar toplanıyor birden bire… Üstüne yetmiyor Emekli Paşalar toplanıyor… Hatta eski milletvekilleri aranıyor…

Ahmet HAKAN 2 Temmuz 2008 tarihli yazısında yazmış; “Eğer Turhan ÇÖMEZ, Recep Tayyip ERDOĞAN’da ERGENEKONCU derse Sayın ERDOĞAN’da tutuklanacak mı?”

Bu yaşanan olaylar yansıtıldığı gibi demokrasi karşıtlığına karşı bir mücadele değildir. Bu olay ancak demokrasi karşıtlığının ta kendisidir. Fikir soykırımıdır bu yapılanlar.

AKP ilk beyanında “Yargı Üstünlüğü”nü vurguladı. Bu beyan açıkçası bana hiç mi hiç samimi gelmedi…

Neden derseniz, aynı AKP, Anayasa Mahkemesi alehlerinde karar verince “Yargının Siyasallaştığı” vurgusunu yapmamış mıydı?

Artık öyle bir noktadayız ki AKP’yi eleştiren ERGENEKONCU…

Acaba Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut durumu göz önüne alınırsa, AKP’yi eleştiren herkesi gözaltına alabilecekler mi gerçekten çok merak ediyorum…

Lagendik dayanamadı atladı…

“Bu operasyon beni çok mutlu etti” dedi…

Biz de “Aaaa. Lagendik mutlu olmuş. Doğru yoldayız” mı diyeceğiz?

“Lagendik, sen bir çekil kenara” demenin daha uygun olduğunu düşünüyorum…

Mehmet ALTAN’da sevinmiş bu olaylara…

İkinci dereceden Cumhuriyetçi, İkinci dereceden Atatürkçü birinden de farklı bir beyan duymayı bekleyemezdik sanırım…

Bu sürecin oluşumunda bir de yayın organı vardı…

Taraf Gazetesi…

Onlar eğer bir tarafsa, biz de tarafız…

Kemalist Tarafız… Kemalist Tavırız…

Bu ülkede pek çok önemli görevlerde bulunmuş, önemli yerlerde bulunmuş insanların kaçaklarını sanarak baskınlarla tutuklanması kabul edilebilir bir şey değildir… Bu ülke sevdalıları bu geminin fareleri değil kaptanlarıdır…

Yargı üstünlüğünden bahseden AKP’ye bir önerim olacaktır…

Madem “Yargı Üstün” kaldırın üzerinizdeki zırhları… Kaldırın dokunulmazlıklarınızı… Kendinizin söylediği “Yargı Üstünlüğü”nü bu şekilde görelim… Önce siz güvenin yargıya ki insanlar söylediklerinizin samimi olduğuna inansın…

Karanlık bir rövanş maçı yapmaya çalışıyor AKP İktidarı…

Bu ülkede Rejimle, Mustafa Kemalle, Devrimlerle sorunları olmayanlarla, hatta bunların sonuna kadar arkasında olanlarla bir rövanş maçı yapmaya çabalıyor…

Karşı devrim sürecini oluşturmaya çabalıyor…

Sattığı Cumhuriyet Kazanımlarının üzerine bir de Cumhuriyeti baltalamaya çabalıyor…

Ama unutmamaları gereken bir nokta vardır…

Bu ülkenin Kemalist kadroları öyle tutuklama ile bitmeyecek kadar çoktur…

Eğer inanıyorlarsa “Yılanı baştan ezmek gerek” sözüne, bizlerin başı Mustafa Kemal ATATÜRK’tür ve O’nu yılan olarak görme gafletinde bulunacak herkesin sonu hüsran olacaktır…

Bu ülkede Kemalistler ne badireler atlattı. Bunun da altından rahatlıkla kalkacaktır…

Ancak siz dokunulmazlığınızı kaldırırsanız Yargı’ya, kaldırmazsanız bile tarihe hesap vereceksiniz…

Bizleri merak etmeyin…

Kemalistlerin; veremeyecek hesapları hiçbir zaman olmaz…

Esen Kalın

Ümmetsel Travma

Mustafa Kemal ATATÜRK ve Devrimlerine karşı toplumdaki bir kesimin geçirdiği “Ümmetsel Travma”, travmatik sayıklamalara neden olmaktadır.

Hümeyni hayranı genç bir kadın çıkıp pervasızca Atatürk’e ve yapıtına saldırmakta bir sakınca görmemektedir. İktidar partisinin de Genel Başkan Yardımcısı bunun üzerine çıkıp bir de Türk Devrimi’nin toplumda travma yattığını belirtmekte.

Ne demişti Dengir Mir Mehmet FIRAT hatırlayalım hep birlikte:

“Türk toplumu bir travma yaşamıştır. Bir gecede kıyafetlerini, dillerini değiştirmeleri istenmiştir. Dini yaşama biçimleri ortadan kaldırılmıştır”

Konuya nereden yaklaşsam tutarsız kalıyor. Dil ile alfabe arasındaki farkı kavrayamamış bir insan bir partinin Genel Başkan Yardımcısı oluyorsa, üstüne bir de bu parti iktidar oluyorsa oturup bir düşünmekte fayda vardır. Eğer önceden biz Türkçe’den farklı bir dil kullanıyorsak ve bunu da bilmiyorsak Sayın FIRAT’ı yetiştiren tarihçiler hepimizi aydınlatsınlar.

Dini yaşama biçiminin ortadan kaldırıldığı ise tamamen mesnetsiz bir iddiadır. Bu insanlar rahat bir şekilde tüm ibadetlerini hala yapabiliyorlar. Türk Devrimi’nin başlangıcı olarak kabul edilen 19 Mayıs 1919’dan önce ibadet şekillerinde acaba bir farklılık mı bulunmaktaydı?

Kıyafet konusu ise garipliğin en üst düzeyidir. İnsanlar o günlerde neler giyiyorlarsa ondan sonra da aynı şekilde giyindiler. Hatta belki bilmiyordur Sayın FIRAT, Anadolu’nun pek çok köyünde hala aynı giyim tarzı mevcuttur. Kıyafetten kastı “Fes” ise o bizim tarihimize ithal olarak 2. Mahmut tarafından sokulmuştur.

Diğer genç kadına dönelim.

Bu genç kadın ne diyor:

“Ben Hümeyni hayranıyım…”

“Eğer suç değilse ben Atatürk’ü sevmiyorum…”

“Biz keşke İngiltere’nin himayesinde kalsaydık…”

Bu genç kadın arkadaşıma bir iki soru soralım…

Madem Humeyni hayranısın neden Kanada’ya gittin de İran’a gitmedin?

Bu genç hanımın acaba ataları Milli Mücadele’de savaştılar mı?

Bireyler şahıs olarak kimseyi sevmek zorunda değillerdir. Tıpkı bu şekilde garip açıklamalar yapan insanları benim sevmediğim gibi…

Ancak bir gerçeklik vardır.

Toplumu yabancı devletlerin sömürgeleştirmesinden kurtarmak için canı pahasına savaşmış insanlara saygı duymak zorundasınızdır. Eğer senin ataların bu ülke için kan döktülerse –ki döktüklerine inanıyorum- sen çıkıp kimsenin eserine, kendi atalarının eserine saygısızlık edemezsin.

Gerekçesi neymiş bu hanımın?

Okuma özgürlüğü elinden alınmış…

Atatürk’ü sevmediğini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısından rahatsız olduğunu belirten bu hanıma şunu söyleyebilme hakkımın olduğuna inanıyorum…

Kendi atasına, kendi atasının kanına, kendi atasının yapıtına, kısacası kendi tarihine saygı duymayan, sahip çıkmayan bir birey okusa da topluma zerre kadar fayda sağlayamaz. Bu tarz bireyler fayda sağlayamayacağı için bu devletim bu tip insanlar için para harcamamalıdır. Benim, ailemin, hatta tüm toplumun verdiği vergilerle beğenmediğin bir sistemden hiçbir şey, okuma hakkı dahi olsa isteyemezsin…

Bu hanımı aradan çıkarıp tekrar travma yaşandığını söyleyen Sayın FIRAT’a bir iki kelam daha edelim.

Evet! Türk Devrim Tarihi bir travma yaşatmıştır…

Ancak bu travma bu toplumda değil, kamyonlarıyla kağnılara yenilmiş olan anamalcı ve sömürgeci sistemlerde yaşanmıştır…

İşbirlikçi ve mandacı zihinlerde bir travma yaşatmıştır…

Sizler bugün meydanlarda söz söyleme hakkının ne şekilde geldiğini bir düşünün. Eğer bu sistem olmasaydı, eğer bu devrim süreci olmasaydı, eğer bunların mimarı Mustafa Kemal ATATÜRK olmasaydı, siz belki de İngiltere’nin yine bu coğrafya üzerinde kurulmuş bir maden ocağında ölüm pahasına çalışıyor olacaktınız. Hem de bu ülke yerine başka ülkelere hizmet için…

Bu eğer Sayın FIRAT’ta bir mana taşımıyorsa yaşadığı travmanın çok şiddetli olduğunu düşünüyorum ve en yakın sağlık kurumunda bir tedavi olmasını diliyorum…

Bu travma Türk toplumunda yaşanmamıştır. Türk toplumunun doğasından gelen Özgürlük duygusunu kaybetmiş, devletin başındaki ram olmayı bir marifet sayan, kendi toplumunu düşünmeyen bir avuç kitlede yaşanmıştır. Türk tarihinden saygı duymayan kimseler yaşadıkları bu “Ümmetsel Travma”yı toplumun tamamına mal etme lüksüne sahip değildir…

Madımaktan Çığlığımız Yükseliyor

9 yaşımı bitirmek üzereydim…

2 Temmuz 1993 günü televizyonda izlediğim olaylara anlam verme çabası, o gün nasıl içimeyse hala aynı şekilde içimde… O gün bilgisizliğin, daha çocukluğun verdiği bir anlamsızlık vardı üzerimde. Bugün ise çok daha farklı: Bir insan topluluğu kendi fikrini konuşarak açıklayamayacak kadar nasıl aciz olabilir…

O gündeyim yine…

Arkadaşlarım sesleniyorlar bahçeye top oynamaya inmem için… İnemiyorum… Benden yalnız 3 yaş büyük olan birinin o gün yanarak, yakılarak öldüğünü görüyorum televizyondan…

O günkü yaşadığım acı her 2 Temmuz’da içimde…

Ne istemişlerdi insafsızlar 12 yaşındaki bir çocuktan…

O günden beri benim içim yanıyor… O ateşi yakan eller neden yanmıyor…

O günlerden sonra Sivaslı yurttaşlarımıza şu soru espri amacı ile soruluyor:

Yakanlardan mısınız, yakılanlardan mı?

Bu ne densizlik, bu ne küstahlıktır…

35 kişinin hayalleri yakıldı o otelde…

Madımak sözünü nerede duysam içim ürperiyor…

Kendini ifade etmek konusunda bile basiretsiz kalmış, adam öldürmeyi marifet sanan, hem de bunu din adına yaptığı söyleyip yalanın büyüğünü söyleyen zavallı insanlar o gün orada 35 can aldı…

35 bin can alsanız biter miyiz sanıyorsunuz?

Biz her 2 Temmuz’da 35 bin kişi daha artıyoruz…

O gün oradaki her kıvılcım içimizde saklı. Her kıvılcımla biraz daha sarılıyoruz davamıza…

Çığlıklarımızı içime atıyorum belki bugün…

Ama şunu biliyorum:

Bu davaya baş koymuş her birey, eğer çığlığını dışa vurursa bu dünya yerinden oynar…

Aradan geçen 15 seneyi silip atıp, tekrar 9 yaşıma gelmek istiyorum ve o gün televizyonda bu acı haberi değil, güzel şenlikleri görmek istiyorum…

Kemalist Devrim ve Laiklik

Laiklik, en kaba tarifi ile devlet işlerinde hiçbir dini inanışın referans olarak alınmamasıdır. Devlet bütün dinlere eşit uzaklıktadır.

Dünya üzerinde özellikle Hristiyanlık'tan sonraki süreçlere bakıldığı zaman devletler din eksenli yönetilmeye başlanmışlardır. Hristiyanlığın yayılımı ile güçlenen teokratik devlet geleneği, İslamiyet'in kabulünün hemen ardından İslam Devletleri'nde görülmeye başlanmıştır. Gerek İslam Devletlerinde gerekse Hristiyan Devletlerde Teokratik Devlet Düzeni'nin yaptığı uygulamaların ne kadar faşizanca olduğu gözle görülür bir gerçektir. Bunların hepsini tek tek anlatmak ve açıklamak çok uzun sürecektir.

Birinci Dünya Savaşı ardından parçalanan ve işgal altına olan topraklarımızda verdiğimiz Bağımsızlık Savaşı'nın ardından kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ün önderliğinde yavaş yavaş laik bir devlet olma yoluna girmiştir. 3 Mart 1924 tarihinde Hilafetin Kaldırılışı ile başlayan süreç, 1928'de Anayasa'dan "Türkiye Cumhuriyeti'nin dini İslamdır" ibaresinin çıkarılması ile devam etmiş, 1937'de Anayasa'ya giren Laiklik ilkesi ile tam olarak vücut bulmuştur. Tabiki bu yaşanan deneyimin arkasında yapılan pek atılım Türk Devrim sürecinin güçlenmesinde çok önemli etki yaratmıştır.

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Laik Devletle ilgili düşünceleri açık ve nettir.

Atatürk, laiklik anlayışını, kendi el yazısı ile kaleme aldığı "Medeni Bilgiler" kitabında, iki öğeyi baz alarak açıklıyordu:

1) Sadece din ve devlet işlerinin değil, dinin de siyasetten ayrılması;
2) Yasaların dine göre değil, toplumun gereksinmelerine göre yapılması.

Bunun dışında Atatürk'ün Laik Devlet ile ilgili önemli olan sözlerinin birkaçının incelenmesinde fayda vardır.

Türkiye Cumhuriyeti'nde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır. Tabiatiyle ibadetler, güvenlik ve genel adaba aykırı olamaz; siyasi gösteri şeklinde de yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara artık Türkiye Cumhuriyeti asla katlanamaz.
Bir de, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde, tüm tekkeler ve zaviyeler ve ve türbeler kanunla kapatılmıştır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, büyücülük, türbedarlık vesaire yasaktır. Çünkü bunlar gericiliğin kaynakları ve cehaletin damgalarıdır. Türk Milleti, böyle müesseselere ve onların mensuplarına katlanamazdı ve katlanmadı. (1930)

Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi, ne bir din, ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz. ( 1930 )

Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimslerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz. ( 1930 )

Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar. ( 1924 )

Laikliği Mustafa Kemal ATATÜRK döneminden itibaren sürekli bir şekilde Dinsizlik olarak gösterme çabaları bir kısım gerici cenah tarafından gündeme taşınmıştır.Oysa Laiklik asla ve asla dinsizlik değildir. Sahte dincilere ve din simsarlarına karşı mücadele ettiği için öz olarak dini koruyup kollamaktadır da. Laikliği dinsizlikle birbirine karıştıran insanlar ilerleme ve yenileşme yolunda en büyük engel olarak varoldular ve şu anda tüm güçleriyle bu engeli önümüze koymuş durumdalar.

Laiklik ilkesi ümmetçilikten ulusçuluğa, kulluktan yurttaşlığa, bağnazlıktan çağdaşlığa yönelişini simgeler. İlk olarak Erzurum Kongresi kararlarında vurgulanan laiklik ilkesi, Cumhuriyet'in kurulmasından sora yönetimde, eğitimde, toplumsal yaşamda ve hukuk sisteminde aşama aşama yaşama geçirilmiştir. 1937 yılında Anayasa'ya giren laiklik ilkesine, 1961 ve 1982 anayasalarında da özel önem verilmiş, devletin değiştirilemez nitelikleri arasında yerini almıştır.

Durum böyle iken ülkemizde laik devlete ters düşecek olaylar Atatürk'ün ölümünden kısa bir süre sonra başlamıştır. 1933'de okul programlarından çıkartılan din dersi 1949'da ilkokullarda, 1956 yılında da orta okullarda programdışı olarak seçmeli dersler arasında yerini almıştır. 1982 Anayasasıyla da ilk ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu hale getirilmiştir.

1925 yılında kapatılan türbeler, 1949 yılında tekrar açılmıştır. 1973 yılında İmam-Hatip Liseleri eğitime başlamıştır. Bu süreçlerin şiddetlenerek devam etmesi sonucun da hali hazırdaki durum karşımıza çıkmaktadır.

Meclis'te Laikliğin gerekliliği tartışılır duruma gelmiştir ki bu başta Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'E ve Kemalist Devrim'de emeği geçen herkese karşı yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Laikliğe karşı duran bir insan Mustafa Kemal ATATÜRK'ün Çankaya'daki koltuğuna oturmak üzere hazırlanmaktadır.

Cumhuriyet Meclisi'nin Başkanı Laikliğin tanımını tartışmaya açma gafletini gösterecek kadar anayasadan ve siyasetten bihaber durumdadır. Sayın Başkan'a Atatürk'ten bir anı aktarmakta fayda vardır düşüncesine sahibim. Mecliste Laikliğin tanımını soran bir vekile Mustafa Kemal kürsüden eğilerek; "Laiklik Adam Olmaktır!" diyerek üstü kapalı olarak bu mesajı meclis çatısı altında ki tüm bireylere vermiştir.Bunu o çatı altında bulunan ve laik Cumhuriyet'in devamı için yemin eden tüm azalara hatırlatmak gerekir.

Türkiye’nin Laikliği ile ilgili ciddi sorunu olan bir meclisin faaliyetlerini sürdürmesi ne yazık ki hepimizi derinden yaralamaktadır. Ülkemizde, irtica, gericilik, din sömürücülüğü kol gezerken yatağımıza uzandığımızda rahat bir uyku çekmemize ne yazık ki imkan yoktur. Özellikle 12 Eylül sonrasında Netekim Paşa’nın istediği Özal Gençliği ülkede hakim grup halini almışken ileriye baktığımızda pekte aydınlık günlerin bizi beklemediği acı bir gerçektir. Yıllarca anlatıl(a)mayan Mustafa Kemal’i, İlkelerini ve Devrimlerini yeni yetişen kuşaklara ve hali hazırdaki sömürülen toplumumuza anlatmak hepimizin en öncelikli görevidir. Bu yola çıkarken hiçbirimizin dinlenmeye bile vakti olmadığını hepimiz bilmek durumundayız.

İleride bizi bekleyen karanlık günlere karşı hepimiz elimizden geldiğince çabalamalı ve ufak kıvılcımları dev alevlere dönüştürerek Kemalist Devrimin kaybedilen kazanımlarını bu ülkede yeniden hakim kılmalıyız…

Kemalist Devrim ve Milliyetçilik

Milliyetçilik sözlük anlamı olarak, kendilerini birleştiren dil, tarih, kültür bağlarından dolayı ulusal bir topluluk oluşturma bilincine varan ve bağımsız bir devlet kurmak isteyen kimselerin oluşturduğu siyasal hareket, kendi ulusuna bağlılığının uluslararası ilkelere bağlılıktan ya da bireysel çıkarlardan daha önemli olduğunu ileri süren görüştür.

Milliyetçiliği, Fransız Devrimi’nin doğal bir sonucu olarak görmek, siyasi tarihe karşı yapılan bir hatadır. Milliyetçilik kavramının çok daha eskilere dayandığı ortada olan bir gerçektir. Fransız Devrimi sadece bu kavramı siyasi arenada daha da güçlendirmiştir.

Milliyetçilik, özellikle Türk Milliyetçiliği, bizler Orta Asya Steplerinde olduğumuz zamandan beri süregelmektedir. Bu konuda ilginç bir nokta ise o zamandan beri, diğer ulusların aksine, toplumu kucaklayıcı bir milliyetçilik anlayışının içimizde varoluşudur.

İslamiyet ile birlikte Millet kavramında değişiklik olmuştur. İslam tarihinde millet kavramı, dindaş anlamına bürünmüştür. Bu genel olarak, özellikle siyasal İslamcılar tarafından bir kucaklayıcılık olarak gösterilmeye çalışılsa da öz olarak ayrılıkçı bir noktaya gelmiştir. Din üzerinden yapılan Millilik Cumhuriyet Tarihinde Necmettin Erbakan tarafından başlatılmış ve hala süregelmektedir.

Milliyetçilik genel olarak birkaç farklı şekilde savunulan bir görüş olmuştur. Liberal Milliyetçilik, Muhafazakâr, Milliyetçilik, Yayılmacı Milliyetçilik, Anti-Emperyalist Milliyetçilik…

Uluslar arası bağlamda bu fikirleri tek tek irdelemenin şu anda anlamı yoktur diye düşünüyorum.

Bizim için önemli olan Türkiye’deki Milliyetçilik kavramlarıdır…

Sosyalist Milliyetçilik:

Sosyalist Milliyetçilik yorumu, Türk Solu üzerinde de etkili olan Mir Seyit Sultan Galiyev tarafından ortaya atılmıştır. Antiemperyalist kökene dayanan sosyalist milliyetçilikle Galiyev, sınıf çatışmalarından uzak milli bir devlet hayal etmiştir.

Liberal-Muhafazakâr Milliyetçilik:

Ziya Gökalp bu konunun, Türkiye’deki fikir babalarındandır. Ziya Gökalp, Türk - İslam fikriyle bu konuyla ilgili günümüzde hala savunulan fikirleri ortaya atmış ve arkasında ciddi kitleler oluşturmuştur. Yusuf Akçura ise Türkçülüğü, Osmanlıcılık ve İslamcılıktan ayırarak Liberal Milliyetçilik konusunda pek çok makale yayınlamıştır.

Kemalist Milliyetçilik:

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, Yurttaşlık Bilgisi kitabındaki Ulus Tanımı ile konuya başlamak sanırım anlaşılabilirlik adına etkili olacaktır.

Zengin bir anı kalıtına sahip bulunan, birlikte yaşamak konusunda ortak istek ve uzlaşmadaiçtenlikli olan ve sahip olunan kalıtın korunmasını birlikte sürdürmek konusunda iradeli ortak olan insanların birleşmesinden ortaya çıkan topluluğa ulus adı verilir. Bu tanım iyice düşünülecek olursa, bir ulusu oluşturan insanlar arasında ki bağların değerine, gücüne ve vicdan özgürlüğüyle insanlık duygusuna verilen önem kendiliğinden anlaşılır.

Kemalist Milliyetçiliğin özünde, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün de açıklamasına bakarak, etnik köken milliyetçiliğinin olmadığı anlaşılır. Ayrıca Jön Türkler’in savunduğu gibi din kökenli bir milliyetçilik kavramından da kaçınılmıştır. Ortak dil, ortak kültür kökenine dayanan, aynı coğrafyayı paylaşmanın getirdiği bir milliyetçilik söz konusudur.

1. Dünya Savaşı ardından verilen Bağımsızlık Savaşının temelinde yatan Ulusal Bağımsızlık ilkesinin sürekli bir şekilde korunabilmesi adına, toplumun her kesiminin birlik olması gerekliliği kaçınılmaz bir gerçektir. Bu milliyetçilik anlayışı ile ülke içerisinde ayrılıkçı akımların ortaya çıkmaması ve bunun üzerinden çıkara sağlamaya çalışan dış güçlerin emellerine ulaşamaması hedefini Mustafa Kemal o günlerden atmıştır.

1931 yılında, Recep Peker bu konuyla ilgili şu sözleri söylemiştir:

"Bizim aramızda yaşayan, politik ve sosyal bağlarla Türk milletine ait olan tüm vatandaşlarımızı biz kendi insanlarımız olarak düşünürüz: aralarında 'Kürtçülük', 'Çerkezlik' ve hatta 'Lazlık' gibi fikirler ve duygular yerleşmiş olsa bile, onlar bize aittir. Mevcut yanlış anlayışlar ancak mutlakiyet yönetimlerinin ve uzun süren tarihsel baskıların ürünüdür ve biz en içten çabalarımızla bunları ortadan kaldırmayı görev sayıyoruz."

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Türk Milliyetçiliği’ni açıklayıcı sözlerinden birisi aşağıdadır:

Türk ulusçuluğu, ilerleme ve gelişme yolunda ve uluslar arası ilgi ve ilişkilerde, bütün çağdaş uluslara koşut ve onlarla bir uyumda yürümekle birlikte Türk toplumunun kendine özgü niteliklerini ve başlı başına bağımsız öz benliğini saklı tutmaktır.

Kemalist Milliyetçilik kavramının en önemli sözlerinden birisi de hepimizin ilkokul yıllarında hemen her gün söylediği “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözüdür. Aslında sadece bu söz bile Kemalist Milliyetçiliğin ayrılıkçı değil, bütünleştirici bir fikir olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.

Mustafa Kemal ATATÜRK, sadece savlarla savunulacak bir Milliyetçiliğin tutarlı olmayacağının bilincinde olduğundan, kültürel birliğin güçlü kılınması gerektiği inancıdadır. Bu sebepten dolayıdır ki tarih konusunda gerek bireysel olarak çalışmış gerekse de bunu bilimsel temellerde tüm topluma ulaşmasını sağlamıştır. Bu nedenle, o dönemlerde kurulan en önemli kurumlardan ikisi özelliğini Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu taşımaktadır.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün dönemi dünya açısından yakın tarihin en önemli dönemlerinden birisidir. Bir yanda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler birliği bir yanda ise Nasyonal Sosyalist bir Almanya vardı. Bu şekilde bir coğrafyada, bu şekilde bir süreçte yeni bir devlet kurmak da, yeni bir öğreti oluşturmak da bakıldığı zaman hiçte kolay olmamıştır.

Mustafa Kemal, o dönemde ne SSCB’ye yaklaşıp soyut bir milliyetçilik oluşturmuş, ne de Almanya’ya yaklaşarak etnik köken üzerinde bir milliyetçiliğin peşine takılmıştır. Zamanın iki devi arasından çıkarak, tam bağımsızlık ilkesine dayalı, kucaklayıcı bir milliyetçilik akımı oluşturmuş ve bu konuda ciddi başarılar sağlamıştır.

Mustafa Kemal döneminden sonra başlayan 2. Dünya Savaşı ve değişen dünya düzeni ülkemizi de ciddi şekilde etkilemiştir. Enver Paşa tarafından güdülen Turancılık felsefesinin başarısız sonuçlanması ardından eriyip giden akım 1944’lerden sonra tekrar canlanmaya başlamıştır.

Çok partili sürece geçişten sonra siyasal İslam’ın ortaya çıkışı ve Necmettin Erbakan’ın din kökenli “Milli”lik söylemleri Kemalist Milliyetçilik üzerinde derin yaralar oluşturmaya başlamıştır. Önceki dönemlerde başlamış olan anti-komünist hareket artık giderek güç kazanmış ve artık yurt içinde olaylar çığırından çıkmaya başlamıştır.

12 Mart dönemi sonrasında şiddete dönelik milliyetçilik akımları ortaya çıkmıştır. Ziya Gökalp felsefesinde olan bu akım, Türk – İslam Ülküsü etrafında biçimlenmiştir. O dönemki gerek siyasi iradenin desteği, gerekse anlam karmaşalarının oluşu bu fikri haddinden fazla güçlendirmiştir. Elde ettikleri gücün sarhoşluğuyla Mustafa Kemal’in oluşturduğu kucaklayıcı milliyetçiliğe taban tabana zıt olan bu fikir şiddet yollarıyla ülke içinde ayrılıklara neden olmuştur.

Kemalist Devrimle birlikte gelen Milliyetçiliğin ana unsurları aşağıdaki gibidir.

Ulusal Bağımsızlığa dayandırılmış bir ortak eylem.
Din ve ırk paydalarında değil, ortak dil ve ortak kültür paydalarında birlik olmak.
Toplumlara karşı aşağılayıcı değil, kucaklayıcı olmak.
Aynı coğrafyayı paylaşan halkların kaderinin aynı olacağı bilincinin oturması ve birlikten kuvvet doğar sözünün doğruluğu ekseninde bir olmak.

Bu unsurları destekleyici olan Mustafa Kemal ATATÜRK’ün sözlerine göz atalım:

Bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir. (1920)

Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar. (1923)

Milletin varlığını devam ettirmek için fertleri arasında düşündüğü müşterek bağ, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet, dinî ve mezhebî bağlar yerine Türk milliyeti bağı ile fertlerini toplamıştır. (1925)

Gerek AB’nin ülkemiz üzerinde doğrudan oynadığı oyunlar, gerekse ABD’nin BOP ekseninde dolayı olarak ülkemiz hakkında ki düşünceleri bu kadar aşikârken Ulusal Birliğin önemi daha da ortadadır. Nasıl 1919’da tek vücut olup Emperyalistlere karşı hayatları boyunca unutamadıkları bir tokat attıysak yeniden o birliği sağlamak zorundayız. Yenilen pehlivan misali bu coğrafya üzerinde bu topraklar üzerinde bitmek tükenmek bilmeyen arzuları olan devletlere, uluslara karşı birlik olmadan karşı çıkabilmemiz zordur.

Unutmayalım ki; “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir…” Bu eksen doğrultusunda Kemalist Devrime ve O’nun bize getirdiği Kemalist Milliyetçilik anlayışından bir parça dahi kopuşumuz emperyalizme hizmet etmekten öte bir şey değildir.

Türk Tarımı'na Dair

Vahşi kapitalizm çarkının, kırsal sosyolojik yapılanma eksenin de biçimlendirilendirdiği ülkemiz, Tarım sektörü noktasında büyük sıkıntılar yaşıyor.

Bozuk alt yapı, örgütlenme eksikliği ve pazarlama kanallarının son dönemlerde, rantçılara avantaj sağlayan görünümüyle, Türk çiftçisi ürettiğine sahip çıkamayan, sömürüye açık bir kitle halini aldı.

Meslek dalı olarak bakıldığında, Türkiye'de sayıca önemli bir yer tutan ''Türk Tarımcı''sı ne yazık ki bu yönünü bir baskı grubu oluşturabilmek noktasında kullanamadığı gibi aksine siyasilerin baskısı altında kaldı.

Ülke de genel anlamda uygulanmakta olan yoksullaştırma politikalarının aynı zaman da ''Tarım'' sektörünü de birincil elden vurduğu yadsınamaz bir gerçek.

Bununla birlikte hasat dönemlerinde gerekenden fazla miktarda ürünün pazara çıkması, depolama olanaklarında ki yetersizlik ve üreticinin içinde bulunduğu finansman sıkıntısı, hasat dönemlerinde fiyatların düşmesine böylece de üreticinin gelir kaybına uğramasına neden olurken, ortaya çıkan bu tablo sayesinde pazarlama kanallarında ürünlere el koyan aracı kesimler, üründen hak etmedikleri bir kazanç elde etmekte ve kazancın asli kaynağı olan çiftçi bu sebeple ekonomik açıdan dibe vurmaktadır.

Büyük kentlere ulaşan taze meyve sebzenin ise hemen tamamı, toptancı halleri ve bu yapı içerisinde konumlanmış olan, sayıları 3.000'i aşmayan komisyoncular aracılığıyla pazarlanmaktadır. Köylünün ürününü kentlerde serbestçe pazarlaması böylece yasaklanmakta, ürünün bol olduğu dönemlerde kentlere mal girişi engellenerek - girenler imha edilerek fiyatların yüksek düzeyleri korunmaktadır !

1980 sonrası izlenen siyasalarla yoksulluğu derinleşen Türkiye köylüsü, kendi içinde de sınıf ve katmanlardan oluşmaktadır. Köylünün çok büyük bir bölümü, ya topraksız ya da işçilik - ortakçılık gibi ilişkilere girmeden kendisini yeniden üretemeyecek ölçüde toprağa sahiptir. Türkiye köylüsü örgütsüzdür, aracıların egemenliğindeki pazarlama kanallarında ürününe sahip çıkamamaktadır. Sektörde emek sömürüsü (dışarıdan ya da kendi emeğini sömürü) baskın bir yapı olup, kadın emeği en çok sömürülen emek çeşidini oluşturmaktadır. *

Köylünün ürününün pazarlama ve fiyat garantisini oluşturan, girdi desteği sağlayan tarımsal KİT'ler hızla özelleştirilmesi, tarımsal kamu yönetiminin dağıtılması,destekleme kapsamının daraltılması sebebiyle Tarım sektörü Cumhuriyet döneminin en karanlık günlerini yaşar hale geldi.

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün deyimiyle ''Milletin Efendisi'' olan köylü, siyasilerin ve vahşi kapitalizm'in kölesi haline dönüştürüldü.

Bugün ülkemizin yeniden bir kalkınma modeli yaratması hedeflenmekteyse bunun dinamosu ''Türk Tarımı'' ve ''Türk Tarımcı''sı olmak zorundadır. Aksi durumda kırsaldan başlamayan, bir ekonomik ve sosyal atılım modelinin başarıya ulaşma şansı çok zayıftır.

''Sosyal Devlet'' ilkesinin rafa kaldırıldığı bir durumda ise bu tarz bir atılımın yaşama geçirilmesi imkansız olacaktır.

Bu sebepledir ki Anayasamızın öngördüğü;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğunu ifade etmektedir. Bunun yanısıra, “kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak”

esaslarının hükümetler genel anlamda yaşama geçirilmesi gerekmektedir.

Yine Anayasamızın 44.maddesine göre bahsedilen;

Devlet, toprağın verimli olarak işletilmesini korumak ve geliştirmek, erozyonla kaybedilmesini önlemek ve topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alır. Devlet, tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, tarımsal üretim planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmak maksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırmak yükümlülüğün yerine getirilmesi ise ''Türk Tarımı''nın bulunduğu kaostan çıkması için olmaz olmaz şartlardan biridir.

Bu yapı içinde tarım sektörüne ilişkin somut çözüm önerileri bir noktaya kadar anlam ifade edecektir. Bu noktada Ponziden bahsetmemizde fayda olacaktır.

PONZI, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde ABD'de oldukça "iyi iş" yapmış bir İtalyan arsa spekülatörüdür. ABD ekonomisinin oldukça sıcak, üretim ve gelirin yüksek olduğu 1920'lerde, ABD'de bir inşaat salgını vardır. Yollar, binalar yapılmaktadır. Gayrimenkul spekülasyonu da had safhadadır, Miami bu dönemde yapılaşmaya açılmıştır. PONZI, Miami'de göreli ucuz taksitlerle arsa satmakta, taksit gelirleri ile de yeni arsalar almaktadır. Ancak gelir - gider dengesine bakılmaksızın yürütülen PONZI usulü finans, doğal olarak tıkanmış, PONZI iflas etmiş, birçok insan taksitlerini ödedikleri arsalarına kavuşamamıştır.

İçlerinde Türkiye'ninde bulunduğu birçok azgelişmiş / gelişmekte olan ülke, PONZI finansmanı uygulamaktadır. Bu hüsranla sonlanması kesin "saadet zincirleri" nin herkesin gözü önünde ve uluslar üzerinden oynanıyor olması ve yaratılan zihin bulanıklığının, gerçeği bilince çıkarmak konusundaki en yalın insan eylemini tasfiye etmesi, günümüzün en ciddi konusudur

Dip not
*Dr. Gökhan Günaydın ZMO Başkanı