| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

KADİR LEVENT BECİT KİŞİSEL SAYFASI

Yazılar arşiv 08.2008 Other entries in 2008-08 resimler , videolar

Perşembenin Gelişi Çarşambadan Bellidir…

 

Bir atama tartışmaları silsilesi süregidiyor medyada. Ortada yapılan büyük bir kadrolaşma olduğu bir gerçek. Ancak bugün sözde demokrasi savunucusu bir grup medya mensubu mevcut sürece gelene kadar ki yapılan kadrolaşmalara karşı neden tepkisiz, sessiz kaldı sorusuna ne yazık ki yanıt bulmak kolay değil.

 

AKP İktidarı’nın başa gelmesini sağlayan kadrolaşma 1980’den itibaren sürekli bir şekilde ülkemizde yaşanmıştı. Bu kadrolaşma hareketinin meyvesi olarak 2002 yılında 11 aylık bir parti Türkiye’de tek başına iktidar sahibi olabildi. Yıllarca devletin her türlü kurumunda göz görerek meydana gelen Siyasal İslam kadrolaşmasına karşı ne yazık ki ne Devletimiz yöneticileri ne de medya gereken ilgiyi göstermemişti.

 

Emniyet Genel Müdürlüğü altında çok ciddi bir Fethullahçı Örgütlenme oldu artık yeni yeni söylenir duruma gelmiştir. Ancak yıllardır planlı bir kadrolaşma hareketi olmasına karşı bunlara karşı bir tavır takınılmamıştır.

 

Şu günlerde Cumhurbaşkanı’nın yaptığı Rektör atamalarından ötürü sürekli bir haber hareketliliği var. Cumhurbaşkanı’nın mevcut sistemimizle sorunu olan Profesörleri Rektör olarak ataması pek çok spekülasyon ortaya çıkarmıştır. Ancak bakılması gereken asıl noktayı hep görmezden geliyoruz.

 

Bilimi rehber edinmiş Laiklikle sorunu olan bir bireyin tabii olarak bilimle de sorunu olması gerekmektedir. Bilimle sorunu olan bir insanın ise profesörlük unvanını kazanabilmesi için birilerinin onu alttan iteklemesi, birilerinin de elinden tutup yukarı çekmesi gerekmektedir. Ayrıca bunların dışında bir kişinin seçimde ilk altıya girebilmesi için arkasında onu destekleyen de bir kadronun varlığı tartışılmaz bir gerçektir.

 

Bu noktada önemli olan Cumhurbaşkanı’nın bugün yaptığı atamalar mı, yoksa yıllardan beri süregelen kadrolaşmalar mı? Asıl önemli olan bu soruyu görmezden gelerek bir çözüm yolu bulabilmemiz bana göre biraz zor olacaktır.

 

Devlet kurumları yıllardan beri pek çok kitle tarafından göz göre göre sömürü düzeni haline getirilmiştir. “Salla başı al maaşı” vecizesi çerçevesine girebilmek için insanlar meclis koridorlarında torpil sıralarında heder olmuşlardır. Her gelen iktidar bir önceki iktidarın kadrolarını tasfiye edip yerine kendi istediği bireyleri oturtmuştur.

 

Bu tasfiye yalnız bir siyasi oluşumun devlet üzerinde erkini güçlendirmesine neden olmamıştır.

 

Yıllarca bürokrasi içerisinde devlet terbiyesi ile yetişmiş, işinde artık profesyonel olmuş başarılı bürokratlar, kendilerinden en çok verim alınacak dönemlerde ya görevden alınmışlar ya da emekliye sevk edilmişler.

 

Yılların emeği ile yetişen bu bürokratların yerine de onlar kadar deneyimli olmayan kişiler atanmış ve devlet işleyişinin ağırlaşmasına, aksaklaşmasına neden olunmuştur. Bu durum her yeni hükümetle kısmen değişime uğrayan hükümet politikaları üzerinde etkili olmamakla kalmamış bunların üzerine bir de devlet politikalarında sürekli bir değişime neden olmuştur.

 

Devlet politikalarında bu denli sık değişimlerin yaşanması da ister istemez sağlıklı büyümeyi gerçekleştirmemizin önünde büyük bir set olarak yer almıştır.

 

Bugüne kadar süregelen kadrolaşma hareketlerinin sonucunda iktidar sahibi olmuş bir siyasi partinin, kendi varlık sebebini yok sayarak bu kadrolaşmayı yapmayacağını beklemek büyük bir hata olurdu.

 

Atalarımız “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” demişler zamanında. Bizler çarşamba günlerinde çarşafa sarılıp yattığımızdan perşembe gününde atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Yıllarca üç maymun misali sessiz sedasız yapılanları izleyenler, bugün ortalıkta her ne kadar bağırsalar da iş işten geçti. Mevcut atamlar yapıldı ve bu rektörler görev yerlerine geçtiler bile.

 

Bizler bundan sonrası için ne yapılması gerektiğini oturup düşünmeli, konuşmalıyız. Devletin her noktasını sarmış olan kadrolaşmanın karşısına ne şekilde bir duruşla çıkmamız gerektiğini irdelemeliyiz. Başka türlü ne yazık ki bizler olduğumuz yerde sayacak, iktidarların yakınları da kurumların tepelerinde cirit atacaktır…

 

Esen Kalın…

Vatan Size Minnettardır...

"...birdenbire beş adım sağında onu gördü.
paşalar arkasındaydılar.
o, saati sordu.
paşalar: "üç," dediler.
sarışın bir kurda benziyordu.
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
kocatepe'den afyon ovasına atlayacaktı” *

 

26 Ağustos’ta Kocatepe’de bir destan yazıldı. Türk’ün ateşle imtihanının en büyük destanlarından birisi. Kamyonlarla gelenlerin karşısında kağnılarla yer alıyorduk. Büyük bir başarıya artık ramak kalmıştı 26 Ağustos’ta…

 

Günümüzde ne yazık ki o günlerde içimizde yer alan Ulusal Bağımsızlık duygusu artık iyice köreltilmiş. Her köşe başında köşe dönücü avcıları bulunuyor. O zaman bağımsızlık için bilenen yürekler şimdi köşeler biliyor dönmek adına.

 

Televizyon karşılarında üç beş programdan örnek aldıkları bir grup insan gibi olmak hayali sarmış dört bir yanı. Kocatepe’de bir kahraman olmak artık önemli değil. Çanakkale’de ki Seyit Onbaşı ise olamayız hiçbirimiz.

 

15 Mayıs 1919’da Anadolu coğrafyası üzerini tamamen sarmış olan karanlıktan çok daha aydınlıkta olmamıza karşın ne yazık ki içimizdeki bağımsızlık ateşi karanlığa takılmış. Söndürülmüş ulusal duygular. Birlik, beraberlik, bütünlük artık sadece ekonomik çıkarlar adına olur olmuş. Ben aşk değil mantık evliliği istiyorum –ki bu mantık evliliği tamamen ekonomiktir- denilen bir ülkedeki insanlarda yürekten bağlılığın oluşturduğu bir birliktelik bulabilmek ne kadar mümkündür.

 

Karanlıkta bırakıldık yıllardır. Eylül İmparatorluğu’nun üretimi olan Özal Gençliği ile sadece hayatı gülmek sandık. Oysaki en büyük mutluluğun toplumun tamamında yayılabilecek mutluluk olduğunu unuttuk, unutturulduk.

 

Bir futbol maçında elde edilen zaferden sonra ortalığa dökülen milyonların en büyük zaferlerimizin bayramlarında yerlerinden kalkmadıklarını görmekteyiz. Üzerimize serpilmiş ölü toprağını yalnız futbol maçları uçurmakta.

 

Bu sefer farklı olsun diliyorum. Kocatepe Zaferi’nin bugününde bunu herkesten istiyorum. Bu sene 30 Ağustos’ta, Zafer Bayramımızda elimizde bayraklarla yollarda olalım. Karşılıklı bağımlılık masallarına karşı hep birlikte “Tam Bağımsızlık” diye haykıralım dört bir yana.

 

Kocatepe bugün hala kan kokmakta. Çanakkale kan kokuyor. Anadolu toprağının şahit olduğu varlık mücadelemiz tüm toprağı kanla yıkadı. Oysa bunların kıymetini bilemiyoruz günümüzde. Bir saatimizi bile bize bugünleri emanet eden Atalarımızı anmak için ayırmıyoruz günde.

 

Artık uyanmalıyız.

Ülkemizin dört bir yanı sarılmış.

 

Silahla değil bu sefer.

 

Parayla, medyayla, inanç sömürüsü ile sarılmış.

 

Elimizdeki tüm devlet mallarını aldılar. Yetmedi. Topraklarımızı alıyorlar.

 

Kan kokan bu topraklara paha biçmeye kalkmak için hiçbir kimsenin damarlarında ki kan buna yetemez.

 

Bizler için canını dişine takmış, gece, karanlık, soğuk, sıcak, açlık, susuzluk unutmuş atalarımızın yadigârına hepimiz sahip çıkmalıyız.

 

Her gün yapmasak bile en azından bugünlerde unutmayıp, onları anmalıyız…

 

Başta Başkomutan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, Bağımsızlık Savaşımız için elinde bir çöp bile taşımış her bireyin önünde saygıyla eğilip, onlara yalnızca minnettar olduğumu söylemek istiyorum…

 

Esen Kalın…

 *Nazım Hikmet – Kuvayi Milliye Destanı

Türkiye’nin Kene Gerçeği

 

 

Ülkemizde birkaç yıldır süregelen KENE vakaları gündemimizde önemli yer edinmektedir. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığı ile ölümcül vakalara neden olan kenelerle mücadele dört bir yandan devam ediyor. Her geçen gün yeni çözümler üretiliyor.

 

Ancak gözden kaçan bir konu var…

 

Bizler uzun zamanlar boyunca insan kılığına girmiş kan emicilerin kanımızı keneden beter emmesiyle yaşamaya alıştık. Üstelik bu keneler bir anda öldürmüyor da. Resmen süründürüyor toplumu.

 

Elinde avucundaki üç kuruşa göz dikilen vatandaşlarımız pek çok kere çeşitli kene gruplarının saldırısı altında kalıyorlar. Bu gruplar bazen sermaye çevresi, bazen siyasi çevre bazen de medya çevresi olarak karşımızda. Asıl korkulması gerekilen ve mücadele yöntemleri araştırılan bu kitlelere karşı nedense kaderine boyun eğen bir toplum halini aldık, aldırıldık…

 

Toplumda KKKA virüsü taşıyan kenelere karşı büyük bir seferberlik var. Zoologlar bu konuya ilişkin ciddi çalışmalar yapıyorlar ve başarılı oldukları da oluyor. Ancak iki ayaklı insan görünümlü kenelerle mücadele yalnız zoologlarla olamayacak kadar ciddidir.

 

“Bu kenelere karşı ne şekilde bir mücadele edilmelidir?” sorusuna hep birlikte çözümler bulmalı ve bu çözüm önerilerini uygulamaya geçirmeliyiz…

 

Bu amansız canlılara karşı mücadelemizde ki en önemli adım birlik olmaktır. Başka türlü bu savaşın başarıya ulaşmayacağı gerçeğini unutmamalıyız.

 

Öncelikle hali hazırda yapılanmayı sağlamış olan sivil toplum kuruluşları ve mesleki örgütlenme kuruluşlarında hepimiz yerimizi almalıyız. Hepimiz çocukken büyüklerimizden ölüm döşeğinde olan babanın çocuklarının birlik olması için çöpleri kırarak verdiği öğüdü dinlemişizdir. Bu öğüdü herkes haklı bulsa da haksızlığa karşı mücadelede bunu pek dinlemiyoruz maalesef…

 

Sağlanan bu birlikteliğin sonucunda ne olacak?

 

Herkesin canını sıkan olaylara karşı verilen tepki birlikle olacak ve daha ciddiye alınacaktır. Yapılan bilimsel araştırmalar en güzel sesin toplulukların çıkardığı ses olduğunu göstermiştir. Haksızlığa karşı verilen mücadelenin de daha çok alanda hak ettiği dinlenmeye erişebilmesi için bu sesin geniş kitleler tarafından hep bir ağızdan çıkması gereklidir.

 

Demokratik sistemlerin olmazsa olmazlarından olan sivil toplum kuruluşları altında her ne kimlikten olursak olalım kendimize yer edinmeliyiz. Sendikalarda kendimize yer edinmeliyiz. Bunlar olduğu sürece, biz çevremizdekilerin hakkını kolladığımız sürece çevremizde bizlerinde hakkını kollayacak insanlar olacaktır.

 

Bu kan emici kenelere karşı savaşta ne yazık ki bizi izole edebilecek bir sprey olamayacaktır. Bu yüzden bir köşeye geçip birileri bizi kurtarır demek imkansızdır.

 

Mustafa Kemal’in Milli Mücadele ile ilgili vurguladığı en önemli noktalardan birisi; “Milletin istikbalini yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır” fikridir.

Günümüzde bu sözün ne kadar büyük anlam taşıdığını görmemek sadece kör olmaktan olabilir.

 

İnsan kılığına bürünmüş, iki ayaklı kenelere karşı bir mücadele vermek gerekiyorsa bunun için öncelikle birlik olmalıyız. Bu konudaki mücadeleler ancak hep birlikte geliştirilebilir.

 

Esen Kalın…