| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

KADİR LEVENT BECİT KİŞİSEL SAYFASI

Yazılar arşiv 10.2008 Other entries in 2008-10 resimler , videolar

ŞİMDİ SAAT KAÇ?

Bir insanın son sözünün “Saat Kaç?” olması için zamanın kavramını çok derinden kavramış olması gerekmektedir. Hayatımızda belki etrafımıza binlerce kez bu soruyu soruyoruz, ancak Atamız kadar derin bir anlam içerisinde bu soru sorulmuyordur.

 

Çanakkale’de düşman çıkarma yaparken de bu soru sorulmuştur…

 

Düşmanın yapacağı hamleye karşı verilecek tepkinin zamanlamasının yanlış yapılmasının doğuracağı sonuçların büyüklüğünü çok iyi biliyordu…

 

Kocatepe’de düşmanı gözlerken etrafındaki paşalara sordu bu soruyu…

 

Doğru zamanda doğru hamleyi yapmak istiyordu…

 

Kuşkusuz ki dünya liderleri içerisinde zamanlamayı en iyi yapan liderdi ATATÜRK…

 

1906’da bir Bulgar Komutana yapacağı Devrimlerden bahsetmişti ancak doğru zamanı çok iyi beklemişti.

 

Kafasında şekillenmiş Cumhuriyet olgusunu en doğru zamanda en doğru uygulamayla ortaya çıkarmış ve öylesine güçlü kılmıştır ki halen bunca düşmana rağmen dimdik ayakta durabilmektedir.

 

Devrimlerin işleniş sıralamasını bile bir zamanlama harikası olarak karşımıza çıkarmıştır.

 

Yıllarca kafası içerisinde düşüncelerini yer alan ve doğru anı hiçbir sıkılma belirtisi göstermeden, hiçbir aceleye mahal vermeden uygulamaya geçirmiştir.

 

Tüm dünyanın dehalığını kabul ettiği Atamıza karşı ne yazık ki halen bile pek çok saldırılar bulunmaktadır. 57 yıllık kısa yaşamının yalnızca son 15 senesinde oturttuğu sistemin sağlam fikirlere dayanması kadar, uygulandığı an ve mekanda çok önemli olmasından ötürü bir onur abidesi olarak dimdik durmaktadır ayakta.

 

Cumhuriyet Düşmanları’nın genel söylemini hepimiz bilmekteyiz…

 

Cumhuriyet bir gecede rakı sofrasında ilan edilmiştir.

 

Bir gecede ülkenin dili değiştirilmiştir.

 

Yüzyılların alışkanlığı olan şeriat işleyişi birden bire yok edilmiştir vb. söylemlerle Atatürk’e ve onun eserine saldırmaktan çekinmemektedirler.

 

Devlet sistemini değiştirmek bir gecede rakı sofrasında yapılabilecek bir şey olsaydı, ülkemizde günde milyonlarca sistem değişikliği ortaya çıkabilirdi. Yıllarca yalnız yakın çevresindeki birkaç kişinin bildiği Cumhuriyet fikri, sonradan kendi el yazmalarından ortaya çıktığı üzere çok uzun yıllardan beri kafasında yer almış, şekillenmişti. Bunu yapmak içinde kuşkusuz en iyi zaman olarak 29 Ekim 1923 olmuştur.

 

Bağımsızlık Savaşı’nı kazanmış, tüm dünyada kabul görmüş Yeni Türk Devleti’nin artık sisteminin belirlenmesi gerekiyordu ve bunu zamanında hayata geçirdi.

 

Ülkenin dilinin bir gecede değiştirilmesi ise çok büyük bir yalandır. Dergimizde konuk yazar olarak 5. sayımızda yayınlanan “Ümmetsel Travma” yazımda bu konuya değinmiştim.

 

Dil ve Alfabe birbirlerinden çok farklı kavramlardır. Bir gecede Alfabe’yi değiştirmek ise imkansızdır. Çünkü bu alfabenin dile uygulanma süreci, dile uygun hale getirilmesi uzun bir çalışma gerekmektedir. Bunun sonucunda ortaya çıkan Harf Devrimi’nde ise bir geçiş süreci olmuştur. Ülkenin %3’lük bir bölümü okuma yazma bilirken, yeni eğitim sistemi ile bunu geliştirecekken, Harf Devrimi’ni uzun süreye yaymak ülkede çok büyük bir kaos ortamı oluşturacaktı ve bunun farkında olan Atatürk yine muazzam bir zamanlama göstermiştir.

 

Şeriat sistemine göre yönetilen Osmanlı Devleti’nin ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin tabii olarak bir hukuk sisteminin olması gerekiyordu. Bu konuda iki şekilde çözüm olacaktı. Ya Şerri Hükümlere göre devam ya da Pozitif Hukuk’a göre yönetim.

 

Mustafa Kemal’in şerri hükümlü bir devlet oluşturmayacağı, devleti kuran, hatta Osmanlı sürecinde kurduğu Büyük Millet Meclisi’nden belliydi. “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” söylemi Millet’in sadece Kul ve Tebaa olmasını reddetmekteydi. Bu red üzerine teokratik bir devlet sistemini kurmak imkansızdır. Bu sürecin ilerleyişinde Mustafa Kemal 1924 anayasasında “Devletin Dini İslam’dır” ifadesini kullanmış ancak 1927 yılında bu ifade kaldırılmıştır. 3 Mart 1924 yılında “Hilafetin Kaldırılması” ise bu sürecin en büyük mihenk taşıdır. O günkü toplum Laik Devlet sisteminden rahatsız olmamışken bugün kendini Laik olarak adleden özünde Şeriat Özlemi olan kadrolar, tarihte toplumun bundan şikayet ettiğini belirtmekte ve tarihi kendi yalanlarına ortak tutmaya çabalamaktadır.

 

Şu gerçeği unutmayalım…

 

Bir Devrimci Lider’in dikkat etmesi gereken en önemli hususlardan birisi “Zamanlama”dır. Büyük Atatürk’ün bunu ise ne denli önemsediği, son sözlerinden bile bellidir…

 

10 Kasım 1938 gününden beri yetim kalmış Türk Toplumu bugün O’nun zamanlama harikası olan devrimleri sayesinde kendisine dünya üzerinde kendine ait bir coğrafya bulabilmiştir. Bugünün Devrim Karşıtlarının söylediği Dünyada Saygınlık, kendilerinin sayesinde değil, her ne pahasına olursa olsun Sömürgeciliğe karşı duran Mustafa Kemal ve arkadaşları sayesinde olmuştur.

 

Atatürk’e düşman olup, O’nun yaptıkları üzerinde pirim yapmaya çalışan zihniyet önce kendi Atalarına saygısızlık yapmaktadır. Dedeleri bu ülkede Mustafa Kemal’le birlikte çarpışanlar bugün tarihte yapılanları kendi rantları için kötüleyemezler… Eğer Ataları bu ülke için savaşmadıysa zaten bu ülke adına söz söyleme hakları bulunmamaktadır…

 

Şimdi Saat Kaç ATAM?

 

Bu ülkenin saatlerini “100 yıl” geriye almak isteyenlere inat, kadranı hep ileriye yönlendiren gençlerin solukları kesilene kadar çığlık atma zamanıdır…

 

Karanlık ilişkilerin dört bir yanı sardığı şu zamanda saatleri aydınlığa ayarlama zamanıdır…

 

Bölücülerle diplomatik ilişkiler yapanların karşısına çıkıp “Vatan bir bütündür, parçalanamaz”ı hatırlatma zamandır…

 

Ey Aziz Atam!

 

Pek çok cephede göğüs göğse çarpıştıktan sonra hiçbir karşılık beklemeden bu ülkeyi emanet ettiğin genç kadrolar bu ülkeye her ne pahasına olsun sahip çıkacaklardır.

 

Gözünüz arkada kalmasın…

 

VATAN SİZE MİNNETTARDIR ATAM!..

Esen Kalın...

Hamdolsun, açlıktan ölmedik…

Dünya büyük bir küresel ekonomik krizin pençesinde kalmış durumda. Uluslar arası sermaye kendisine kaçacak delik aramaya çabalıyor. Bir ülke temsili olarak olsa da bir açık arttırma sitesinde satışa çıkarılıyor, tüm dünyadan büyük sermaye sahiplerinin olduğu İsviçre’deki bankalar sıkıntıya düşüyor. Bütün bu olanların üzerine de bizlere “Hamdolsun, durumumuz iyi” deniliyor.

 

Başbakan sanırım bu sözleri söylerken kendi bütçesi ile ülke bütçesini, kendi ekonomisi ile ülke ekonomisini birbirine karıştırmış durumda. Burslu okuyan oğlu gemicik(!) alırken, damadı birden bire medya patronu olurken, oğlunun bacanağı Almanya’da yurttaşlarımızdan paraları araklarken biz Başbakan’ın mal varlığını öğrenemiyoruz. Ama “Hamdolsun”dan az buçuk çıkarabiliyoruz…

 

Ülke içerisindeki hemen her KİT’ler yabancılara satılmışken, bankaların büyük kesimi dış kaynaklıyken, temel ve hammadde ürünlerinde dışa bağımlıyken, ülkenin ana dış pazar kaynağı tekstil dışa alım ve satım yaparken bizim bu ekonomik krizden etkilenmememizi beklemek ancak bir hayal ürünü olarak karşımıza çıkacaktır.

 

AB ve ABD çıkarları için yasalar ve değişimler yapılırken küresel dünyanın sözü geçiyorsa, ekonomik krizin küreselleşmiş anında bizim bu kürenin dışında kalmamızı beklemek uzaktan görünen hatta görünmek için çok uzak olan bir ütopyadır.

 

Her geçen gün işsizliğin arttığı; vatandaşın üzerine çöken faizin azdığı; borçları yüzünden insanların kendini astığı; çocuğunu, süt parası bulamadığı için sokağa bırakan insanların olduğu bir ülkede ekonomiyi “Hamdolsun”lar ile yönlendirme çabalarının hiçbir mantıklı açıklaması olamaz.

 

Tüm ekonomistler, sadece ülkemizdeki değil tüm dünyadaki ekonomistler “İmdat” çanları çalarken birkaç kamuoyu açıklaması ile ekonomiyi dengede tutmayı düşünmenin ne kadar çürük bir çözüm önerisi olduğunu hep birlikte gördük.

 

Döviz kendini tavana vurdu, bunun karşısında da borsa yerin dibinde kendisine saklanacak yer arar oldu.

 

Enerjiyi, doğal gazı, ağır sanayiyi dışarıdan alıp aynı zamanda ekonomik krizden etkilenmemeyi beklemek, suya ya tutarsa diye maya çalmaktan farksızdır.

 

Ülkede ancak %10’luk bir kesim hiçbir maddi kaygısı olmadan yaşayabilme imkanı buluyor. Geri kalanların %30’u bir öğün toksa, diğer öğün aç sofradan kalkıyor. Bunları düşünüp ekonomimizin güçlü olduğunu söylemek ne kadar doğrudur. Yok eğer doğruysa, her ay yapılan; elektrik, su, doğalgaz, petrol zamlarını kim nasıl açıklayacaktır…

 

Sayın Başbakan, bizler bu ülkede ekonomiyi “Hamdolsun” diyerek kurtaramayız…

 

Bu ülkedeki vatandaşların büyük kısmının ağzından ancak tek söz çıkabilir…

 

“Hamdolsun, açlıktan ölmedik…”

 

Esen Kalın

Bu Ne Perhiz, Bu Ne Lahana Turşusu

Terör son zamanlarda ülke gündeminden düşmez, düşemez oldu. Her gün saldırı ya da saldırı planlarının haberleri gündemde yerini korumaktadır.

 

Nedir PKK’nın amacı?

 

Sözde Büyük Kürdistan’ı kurmak. Bu amaç doğrultusunda ülkemiz topraklarının bir kısmını almak amacıyla emniyet güçlerimize ve sivillerimize saldırmaktan da geri durmuyorlar.

 

Bu süreç içerisinde iktidar yetkilileri terörle mücadele konusunda Irak’a bir diplomatik ziyarette bulunuyor. Gittiklerinde de kiminle görüşüyorlar? Peşmergelerin başında bulunan Barzani ile. Görüşme sırasında toplumun gözünden kaçmayan ama orada diplomatımızın göz ardı ettiği, fiziksel olarak küçük, anlamsal olarak ise büyük bir ayrıntı vardı. Barzani’nin arkasında Irak Bayrağı’nın yanında Sözde Kürdistan Bayrağı bulunmaktaydı.

 

Terörün bayrağı önünde görüşme yapan birisiyle terörle mücadele konusunda işbirliği için görüşmelerde bulunuldu. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” sözünün ne büyük bir anlam taşıdığını burada görebiliriz.

 

Terörle mücadelede tabidir ki uluslar arası işbirliğinde bulunulabilir. Hele de uluslar arası bir terör örgütüyle mücadele ediyorsanız bu kaçınılmazdır. Ancak karşısında durduğunuz, mücadele ettiğiniz teröre yaltaklık eden, aynı amaçları taşıyan kurumlarla bu iş yapılamaz.

 

Biz Sözde Kürdistan Bayrağı’nın önünde bir toplantıya katıldık. Bizler bilmiyoruz da Türkiye Cumhuriyeti Kürdistan diye bir ülkeyi tanıyor mu? Bir ülke bayrağı önünde toplantı yapmanın da başka bir açıklamasının olabileceğini düşünemiyorum.

 

Kendi ülkesini işgal eden Amerika’nın kuyruğunda dolaşıp, erk sahibi olma çabası içerisinde olan kişilere karşı biz elimizi masaya koyup o bayrağı kaldırtamıyor muyuz? Eğer bunu yapamıyorsak İktidarın başında bulunan kişiler biz bölgenin en önemli gücüyüz dememelidir, komik duruma düşer çünkü.

 

Bir Genelkurmay Yetkilisi, bizler Çanakkale’de 300 bin şehit verdik diyor. Paşam biz savaşta mıyız da haberimiz mi yok? Bir avuç çapulcuyla mücadeleyi Çanakkale Zaferi ile bir tutabilmeniz mümkün müdür?

 

Başbakan terörle mücadele konusunda AB konusunu gündeme taşıyor. AB ile bağdaşmayacak kanunlar çıkartılmayacağını söylüyor.

 

Benim ülkemin askerleri, polisleri, korucuları, sivilleri bir grup hain tarafından öldürülürken ben ne AB dinlerim ne de ABD umurumda olur. Ülkemizin yetkililerinin de aynı şeyleri düşünmesi de gerekmektedir. Eğer bu konuda AB ve ya ABD’ye tavizler verecek birileri varsa Büyük Meclisimizin koltuklarında o koltukları işgal etmeyip, onurlu bir davranışla istifa etsinler. Yoksa onları ne bu ulus ne de tarih affeder…

 

Artık bu ülkede hiç kimsenin bir şehit görmeye tahammülü kalmamıştır. Bunca olay üzerine de kalması zaten beklenemez. Bölücü başı Apo’nun yakalanmasının ardından 2002’ye kadar sinmiş terör bugün tekrar eylemlerde bulunuyorsa bununla ilgili olarak tüm sorumluların bu halka hesap vermesi gereklidir.

 

Terörle mücadelede tüm toplum bir yürek, bir yumruk oluyorsa; kimsenin bu konuda bir başka ülkeden herhangi bir konuda izin ya da yetki almasına gerek yoktur. Olamaz…

 

Bu konuda dimdik duramayanlar, dimdik ayaktayız mavraları okumasın bizlere…

 

Esen Kalın

Elisabeth Şeriatı

Avrupa’nın göbeğinde şeriat mahkemeleri kurulması için çalışmalar yapılmakta. Bu konu bakıldığında bizi direk olarak ilgilendirmese de uzun vadede ülkemiz üzerinde pek çok hak istenmesine neden olabilecek bir düzenlemedir.

Şeriat Mahkemeleri İslam Tarihi ile ortaya çıkmış ve pozitif hukukun gelişimi ile birlikte yaygınlığını yitirmiş artık töresel bir yapıya bürünmüş bir yargılama birimidir.

Bir coğrafya üzerinde yaşayan bireyler arasında hukuksal alanda ayrıcalık yapmak demokrasi bakımından bir tutarsızlıktır. Sen önce ortaya çıkıp demokrasi mavraları atacaksın ardından da ülke içerisinde hukuk ayrılığı yaratacaksın. Bu tam anlamıyla ülke yönetiminin içerisinde bulunduğu karmaşanın göstergesidir.

Tüm dünyanın gözü önünde ülke içerisinde hukuksal ayrılığa doğru giden bir ülke olmasına karşı dünyanın demokrasi jandarmaları buna karşı tek bir söylemde bile bulunmamışlardır.

AB ülkeleri Türkiye’de demokrasinin oturmamasından ötürü “Türkiye’nin AB üyeliğine” karşı çıkarken, AB üyelisi olan bir ülkede iki başlı yargılama sistemine neden karşı çıkmamıştır?

Dini inanış insanın kişisel bir olgusudur. Kişisel olgulara göre yargı talep etmek ise doğru bir yaklaşım değildir. Oy kaygılarından ötürü insanların dini inançları üzerinden uygulama yapmak demek ki yalnız ülkemize özgü değilmiş bunu da görmekteyiz.

Şimdi İngiltere’nin yetkililerine buradan iki soru sormakta fayda vardır…

İngiltere’de yaşayan diğer Hıristiyan olmayan toplumlar kendi inançları doğrultusunda yargılanma talebinde bulunurlarsa bu da kabul edilecek midir?

İngiltere’de yaşayan farklı uluslara mensup kişiler kendi uluslarından gelen yargılanma modellerini isterlerse bu kabul edilecek midir?

Bu sorulara yanıt gelmesini beklemek belki garip olacaktır ancak yanıt verecek birileri olursa da bunu dinlemeyi çok isterim…

Yıllarca İslam coğrafyasına Haçlı Seferleri düzenleyen bir ülkenin bu şekilde bir uygulamaya gitmesi pek çok açıdan düşündürücüdür. Orta Doğu’yu her zaman küçük gören, her fırsatta üstlerine gidip ellerindeki imkanları gasp eden kitleler nasıl oluyor da Orta Doğu’dan doğmuş olan bir yargılama sisteminin kendi ülkelerinde uygulanmasına izin veriyorlar. Hem de kendi yargı sistemlerine muhalif bir şekilde…

Şimdi İngiltere’deki bu olaylar neden bizi ilgilendiriyor, bunu irdeleyelim…

“Kötü örnek emsal teşkil etmez” şeklinde bir atasözümüz vardır.

Ancak siyaset ve hukuk konusunda kötü örnekler de ne yazık ki emsal teşkil etmektedir.

Bu olayın üzerine bir grup bölücü kitleler ülkemiz coğrafyasında kendi yargılama birimlerinin oluşturulması talebinde bulunabileceklerdir. Bunu yaparken de “Bakın İngiltere’de buna benzer uygulama mevcut” diyecekler. Ülkemiz yöneticileri de ne yazık ki pek çok konuda fikirleri Avrupalı ülkelerden aldıklarından ötürü bu konuda da oturup düşüneceklerdir.

Sözde Ermeni Soykırımı yalanı ile savrulan dünyada ülkemizde kendilerine bu yalana kaptırmış Ermeni kökenli vatandaşlarımız böyle bir talepte bulunamayacağının bir garantisi ne yazık ki kimse tarafından verilemez.

PKK Terör Örgütü ve onların siyasi uzantısı olduğunu belirten DTP’liler de böyle bir uygulamanın kendileri içinde oluşturulması talebinde bulunursa buna karşı nasıl bir yanıt verilecektir?

Ya da bunlardan farklı olarak ülkemizdeki Hıristiyan vatandaşlarımız kendi dinlerine uygun bir yargılama modeli isterse bu teklif kabul edilecek midir?

Bunlardan ziyade İngiltere böyle bir talep karşısında nasıl bir tutum sergileyecektir?

Geçmişten günümüze kadar ülkemiz üzerinde pek çok ülkenin, grubun pek çok talebi bulunmaktadır. Bu taleplere en sert yanıt şüphesiz ki Mustafa Kemal ATATÜRK’ün önderliğinde Bağımsızlık Savaşı’nda verilmiştir. Bu savaş sonucunda tüm mazlum uluslar ülkemizi ve Mustafa Kemal’i örnek alarak bir mücadele içine girmiş ve buradan mutlulukla görerek şunu söyleyebilirim ki bu mücadelelerin pek çoğu başarıya ulaşmıştır. Bu haklı mutluluğu da benim gibi pek çok insanın içerisinde taşıdığından da şüphe duymamaktayım.

Bu haklı mücadelenin sonucunda elde ettiğimiz zaferin üzerine sömürgeci zihniyet pek çok şekilde ülkemize kıskaca almıştır. Ekonomik olsun, siyasi olsun, ülkemizde ki etnik ve dini gruplar olsun bu kıskaç sürekli bir şekilde kullanılmış ve kıskacın ucundaki maşalar da pek çok kez bu yapılanlara alet olmuştur.

İngiltere’deki yetkililerin bu uygulamayı yaparken oturup “İleride biz bunları Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne koyarız” diye düşündüler mi acaba?

Hepinizin malumudur ki İngiltere Lozan’da kaybettiklerinin acısını cebine koyan Lord Curson’un torunlarıyla doludur.

Ülkemiz üzerinde bu denli oyunlar oynanırken ülkemizde ki her bireyin her zamankinden daha uyanık olması gerekmektedir. Dünya siyasetini takip etmeden kendi ülkemiz için oynanan oyunları görebilmemiz mümkün değildir.

Pek çok kez tekrarladığım ve yine altını çizerek söylemek istediğim son sözüm şudur:

Kendilerini müttefikimiz olarak belirten ülkeler, ileride ülkemiz zararına pek çok olaya neden olacak bu tür eylemlere nasıl dahil oluyor ve de bunlara karşı sessiz kalıyorlar…

Artık görelim…

Bizim bizden başka dostumuz yoktur…

Esen Kalın…


Bu yazı Politika Dergisi Sayı 8'de yayınlanmıştır...