| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

KADİR LEVENT BECİT KİŞİSEL SAYFASI

2 "atatürkçülük" etiketi kullanan gönderi "atatürkçülük" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Kemalist Devrim ve Laiklik

Laiklik, en kaba tarifi ile devlet işlerinde hiçbir dini inanışın referans olarak alınmamasıdır. Devlet bütün dinlere eşit uzaklıktadır.

Dünya üzerinde özellikle Hristiyanlık'tan sonraki süreçlere bakıldığı zaman devletler din eksenli yönetilmeye başlanmışlardır. Hristiyanlığın yayılımı ile güçlenen teokratik devlet geleneği, İslamiyet'in kabulünün hemen ardından İslam Devletleri'nde görülmeye başlanmıştır. Gerek İslam Devletlerinde gerekse Hristiyan Devletlerde Teokratik Devlet Düzeni'nin yaptığı uygulamaların ne kadar faşizanca olduğu gözle görülür bir gerçektir. Bunların hepsini tek tek anlatmak ve açıklamak çok uzun sürecektir.

Birinci Dünya Savaşı ardından parçalanan ve işgal altına olan topraklarımızda verdiğimiz Bağımsızlık Savaşı'nın ardından kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ün önderliğinde yavaş yavaş laik bir devlet olma yoluna girmiştir. 3 Mart 1924 tarihinde Hilafetin Kaldırılışı ile başlayan süreç, 1928'de Anayasa'dan "Türkiye Cumhuriyeti'nin dini İslamdır" ibaresinin çıkarılması ile devam etmiş, 1937'de Anayasa'ya giren Laiklik ilkesi ile tam olarak vücut bulmuştur. Tabiki bu yaşanan deneyimin arkasında yapılan pek atılım Türk Devrim sürecinin güçlenmesinde çok önemli etki yaratmıştır.

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Laik Devletle ilgili düşünceleri açık ve nettir.

Atatürk, laiklik anlayışını, kendi el yazısı ile kaleme aldığı "Medeni Bilgiler" kitabında, iki öğeyi baz alarak açıklıyordu:

1) Sadece din ve devlet işlerinin değil, dinin de siyasetten ayrılması;
2) Yasaların dine göre değil, toplumun gereksinmelerine göre yapılması.

Bunun dışında Atatürk'ün Laik Devlet ile ilgili önemli olan sözlerinin birkaçının incelenmesinde fayda vardır.

Türkiye Cumhuriyeti'nde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır. Tabiatiyle ibadetler, güvenlik ve genel adaba aykırı olamaz; siyasi gösteri şeklinde de yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara artık Türkiye Cumhuriyeti asla katlanamaz.
Bir de, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde, tüm tekkeler ve zaviyeler ve ve türbeler kanunla kapatılmıştır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, büyücülük, türbedarlık vesaire yasaktır. Çünkü bunlar gericiliğin kaynakları ve cehaletin damgalarıdır. Türk Milleti, böyle müesseselere ve onların mensuplarına katlanamazdı ve katlanmadı. (1930)

Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi, ne bir din, ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz. ( 1930 )

Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimslerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz. ( 1930 )

Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar. ( 1924 )

Laikliği Mustafa Kemal ATATÜRK döneminden itibaren sürekli bir şekilde Dinsizlik olarak gösterme çabaları bir kısım gerici cenah tarafından gündeme taşınmıştır.Oysa Laiklik asla ve asla dinsizlik değildir. Sahte dincilere ve din simsarlarına karşı mücadele ettiği için öz olarak dini koruyup kollamaktadır da. Laikliği dinsizlikle birbirine karıştıran insanlar ilerleme ve yenileşme yolunda en büyük engel olarak varoldular ve şu anda tüm güçleriyle bu engeli önümüze koymuş durumdalar.

Laiklik ilkesi ümmetçilikten ulusçuluğa, kulluktan yurttaşlığa, bağnazlıktan çağdaşlığa yönelişini simgeler. İlk olarak Erzurum Kongresi kararlarında vurgulanan laiklik ilkesi, Cumhuriyet'in kurulmasından sora yönetimde, eğitimde, toplumsal yaşamda ve hukuk sisteminde aşama aşama yaşama geçirilmiştir. 1937 yılında Anayasa'ya giren laiklik ilkesine, 1961 ve 1982 anayasalarında da özel önem verilmiş, devletin değiştirilemez nitelikleri arasında yerini almıştır.

Durum böyle iken ülkemizde laik devlete ters düşecek olaylar Atatürk'ün ölümünden kısa bir süre sonra başlamıştır. 1933'de okul programlarından çıkartılan din dersi 1949'da ilkokullarda, 1956 yılında da orta okullarda programdışı olarak seçmeli dersler arasında yerini almıştır. 1982 Anayasasıyla da ilk ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu hale getirilmiştir.

1925 yılında kapatılan türbeler, 1949 yılında tekrar açılmıştır. 1973 yılında İmam-Hatip Liseleri eğitime başlamıştır. Bu süreçlerin şiddetlenerek devam etmesi sonucun da hali hazırdaki durum karşımıza çıkmaktadır.

Meclis'te Laikliğin gerekliliği tartışılır duruma gelmiştir ki bu başta Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'E ve Kemalist Devrim'de emeği geçen herkese karşı yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Laikliğe karşı duran bir insan Mustafa Kemal ATATÜRK'ün Çankaya'daki koltuğuna oturmak üzere hazırlanmaktadır.

Cumhuriyet Meclisi'nin Başkanı Laikliğin tanımını tartışmaya açma gafletini gösterecek kadar anayasadan ve siyasetten bihaber durumdadır. Sayın Başkan'a Atatürk'ten bir anı aktarmakta fayda vardır düşüncesine sahibim. Mecliste Laikliğin tanımını soran bir vekile Mustafa Kemal kürsüden eğilerek; "Laiklik Adam Olmaktır!" diyerek üstü kapalı olarak bu mesajı meclis çatısı altında ki tüm bireylere vermiştir.Bunu o çatı altında bulunan ve laik Cumhuriyet'in devamı için yemin eden tüm azalara hatırlatmak gerekir.

Türkiye’nin Laikliği ile ilgili ciddi sorunu olan bir meclisin faaliyetlerini sürdürmesi ne yazık ki hepimizi derinden yaralamaktadır. Ülkemizde, irtica, gericilik, din sömürücülüğü kol gezerken yatağımıza uzandığımızda rahat bir uyku çekmemize ne yazık ki imkan yoktur. Özellikle 12 Eylül sonrasında Netekim Paşa’nın istediği Özal Gençliği ülkede hakim grup halini almışken ileriye baktığımızda pekte aydınlık günlerin bizi beklemediği acı bir gerçektir. Yıllarca anlatıl(a)mayan Mustafa Kemal’i, İlkelerini ve Devrimlerini yeni yetişen kuşaklara ve hali hazırdaki sömürülen toplumumuza anlatmak hepimizin en öncelikli görevidir. Bu yola çıkarken hiçbirimizin dinlenmeye bile vakti olmadığını hepimiz bilmek durumundayız.

İleride bizi bekleyen karanlık günlere karşı hepimiz elimizden geldiğince çabalamalı ve ufak kıvılcımları dev alevlere dönüştürerek Kemalist Devrimin kaybedilen kazanımlarını bu ülkede yeniden hakim kılmalıyız…

Kemalist Devrim ve Milliyetçilik

Milliyetçilik sözlük anlamı olarak, kendilerini birleştiren dil, tarih, kültür bağlarından dolayı ulusal bir topluluk oluşturma bilincine varan ve bağımsız bir devlet kurmak isteyen kimselerin oluşturduğu siyasal hareket, kendi ulusuna bağlılığının uluslararası ilkelere bağlılıktan ya da bireysel çıkarlardan daha önemli olduğunu ileri süren görüştür.

Milliyetçiliği, Fransız Devrimi’nin doğal bir sonucu olarak görmek, siyasi tarihe karşı yapılan bir hatadır. Milliyetçilik kavramının çok daha eskilere dayandığı ortada olan bir gerçektir. Fransız Devrimi sadece bu kavramı siyasi arenada daha da güçlendirmiştir.

Milliyetçilik, özellikle Türk Milliyetçiliği, bizler Orta Asya Steplerinde olduğumuz zamandan beri süregelmektedir. Bu konuda ilginç bir nokta ise o zamandan beri, diğer ulusların aksine, toplumu kucaklayıcı bir milliyetçilik anlayışının içimizde varoluşudur.

İslamiyet ile birlikte Millet kavramında değişiklik olmuştur. İslam tarihinde millet kavramı, dindaş anlamına bürünmüştür. Bu genel olarak, özellikle siyasal İslamcılar tarafından bir kucaklayıcılık olarak gösterilmeye çalışılsa da öz olarak ayrılıkçı bir noktaya gelmiştir. Din üzerinden yapılan Millilik Cumhuriyet Tarihinde Necmettin Erbakan tarafından başlatılmış ve hala süregelmektedir.

Milliyetçilik genel olarak birkaç farklı şekilde savunulan bir görüş olmuştur. Liberal Milliyetçilik, Muhafazakâr, Milliyetçilik, Yayılmacı Milliyetçilik, Anti-Emperyalist Milliyetçilik…

Uluslar arası bağlamda bu fikirleri tek tek irdelemenin şu anda anlamı yoktur diye düşünüyorum.

Bizim için önemli olan Türkiye’deki Milliyetçilik kavramlarıdır…

Sosyalist Milliyetçilik:

Sosyalist Milliyetçilik yorumu, Türk Solu üzerinde de etkili olan Mir Seyit Sultan Galiyev tarafından ortaya atılmıştır. Antiemperyalist kökene dayanan sosyalist milliyetçilikle Galiyev, sınıf çatışmalarından uzak milli bir devlet hayal etmiştir.

Liberal-Muhafazakâr Milliyetçilik:

Ziya Gökalp bu konunun, Türkiye’deki fikir babalarındandır. Ziya Gökalp, Türk - İslam fikriyle bu konuyla ilgili günümüzde hala savunulan fikirleri ortaya atmış ve arkasında ciddi kitleler oluşturmuştur. Yusuf Akçura ise Türkçülüğü, Osmanlıcılık ve İslamcılıktan ayırarak Liberal Milliyetçilik konusunda pek çok makale yayınlamıştır.

Kemalist Milliyetçilik:

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, Yurttaşlık Bilgisi kitabındaki Ulus Tanımı ile konuya başlamak sanırım anlaşılabilirlik adına etkili olacaktır.

Zengin bir anı kalıtına sahip bulunan, birlikte yaşamak konusunda ortak istek ve uzlaşmadaiçtenlikli olan ve sahip olunan kalıtın korunmasını birlikte sürdürmek konusunda iradeli ortak olan insanların birleşmesinden ortaya çıkan topluluğa ulus adı verilir. Bu tanım iyice düşünülecek olursa, bir ulusu oluşturan insanlar arasında ki bağların değerine, gücüne ve vicdan özgürlüğüyle insanlık duygusuna verilen önem kendiliğinden anlaşılır.

Kemalist Milliyetçiliğin özünde, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün de açıklamasına bakarak, etnik köken milliyetçiliğinin olmadığı anlaşılır. Ayrıca Jön Türkler’in savunduğu gibi din kökenli bir milliyetçilik kavramından da kaçınılmıştır. Ortak dil, ortak kültür kökenine dayanan, aynı coğrafyayı paylaşmanın getirdiği bir milliyetçilik söz konusudur.

1. Dünya Savaşı ardından verilen Bağımsızlık Savaşının temelinde yatan Ulusal Bağımsızlık ilkesinin sürekli bir şekilde korunabilmesi adına, toplumun her kesiminin birlik olması gerekliliği kaçınılmaz bir gerçektir. Bu milliyetçilik anlayışı ile ülke içerisinde ayrılıkçı akımların ortaya çıkmaması ve bunun üzerinden çıkara sağlamaya çalışan dış güçlerin emellerine ulaşamaması hedefini Mustafa Kemal o günlerden atmıştır.

1931 yılında, Recep Peker bu konuyla ilgili şu sözleri söylemiştir:

"Bizim aramızda yaşayan, politik ve sosyal bağlarla Türk milletine ait olan tüm vatandaşlarımızı biz kendi insanlarımız olarak düşünürüz: aralarında 'Kürtçülük', 'Çerkezlik' ve hatta 'Lazlık' gibi fikirler ve duygular yerleşmiş olsa bile, onlar bize aittir. Mevcut yanlış anlayışlar ancak mutlakiyet yönetimlerinin ve uzun süren tarihsel baskıların ürünüdür ve biz en içten çabalarımızla bunları ortadan kaldırmayı görev sayıyoruz."

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Türk Milliyetçiliği’ni açıklayıcı sözlerinden birisi aşağıdadır:

Türk ulusçuluğu, ilerleme ve gelişme yolunda ve uluslar arası ilgi ve ilişkilerde, bütün çağdaş uluslara koşut ve onlarla bir uyumda yürümekle birlikte Türk toplumunun kendine özgü niteliklerini ve başlı başına bağımsız öz benliğini saklı tutmaktır.

Kemalist Milliyetçilik kavramının en önemli sözlerinden birisi de hepimizin ilkokul yıllarında hemen her gün söylediği “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözüdür. Aslında sadece bu söz bile Kemalist Milliyetçiliğin ayrılıkçı değil, bütünleştirici bir fikir olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.

Mustafa Kemal ATATÜRK, sadece savlarla savunulacak bir Milliyetçiliğin tutarlı olmayacağının bilincinde olduğundan, kültürel birliğin güçlü kılınması gerektiği inancıdadır. Bu sebepten dolayıdır ki tarih konusunda gerek bireysel olarak çalışmış gerekse de bunu bilimsel temellerde tüm topluma ulaşmasını sağlamıştır. Bu nedenle, o dönemlerde kurulan en önemli kurumlardan ikisi özelliğini Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu taşımaktadır.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün dönemi dünya açısından yakın tarihin en önemli dönemlerinden birisidir. Bir yanda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler birliği bir yanda ise Nasyonal Sosyalist bir Almanya vardı. Bu şekilde bir coğrafyada, bu şekilde bir süreçte yeni bir devlet kurmak da, yeni bir öğreti oluşturmak da bakıldığı zaman hiçte kolay olmamıştır.

Mustafa Kemal, o dönemde ne SSCB’ye yaklaşıp soyut bir milliyetçilik oluşturmuş, ne de Almanya’ya yaklaşarak etnik köken üzerinde bir milliyetçiliğin peşine takılmıştır. Zamanın iki devi arasından çıkarak, tam bağımsızlık ilkesine dayalı, kucaklayıcı bir milliyetçilik akımı oluşturmuş ve bu konuda ciddi başarılar sağlamıştır.

Mustafa Kemal döneminden sonra başlayan 2. Dünya Savaşı ve değişen dünya düzeni ülkemizi de ciddi şekilde etkilemiştir. Enver Paşa tarafından güdülen Turancılık felsefesinin başarısız sonuçlanması ardından eriyip giden akım 1944’lerden sonra tekrar canlanmaya başlamıştır.

Çok partili sürece geçişten sonra siyasal İslam’ın ortaya çıkışı ve Necmettin Erbakan’ın din kökenli “Milli”lik söylemleri Kemalist Milliyetçilik üzerinde derin yaralar oluşturmaya başlamıştır. Önceki dönemlerde başlamış olan anti-komünist hareket artık giderek güç kazanmış ve artık yurt içinde olaylar çığırından çıkmaya başlamıştır.

12 Mart dönemi sonrasında şiddete dönelik milliyetçilik akımları ortaya çıkmıştır. Ziya Gökalp felsefesinde olan bu akım, Türk – İslam Ülküsü etrafında biçimlenmiştir. O dönemki gerek siyasi iradenin desteği, gerekse anlam karmaşalarının oluşu bu fikri haddinden fazla güçlendirmiştir. Elde ettikleri gücün sarhoşluğuyla Mustafa Kemal’in oluşturduğu kucaklayıcı milliyetçiliğe taban tabana zıt olan bu fikir şiddet yollarıyla ülke içinde ayrılıklara neden olmuştur.

Kemalist Devrimle birlikte gelen Milliyetçiliğin ana unsurları aşağıdaki gibidir.

Ulusal Bağımsızlığa dayandırılmış bir ortak eylem.
Din ve ırk paydalarında değil, ortak dil ve ortak kültür paydalarında birlik olmak.
Toplumlara karşı aşağılayıcı değil, kucaklayıcı olmak.
Aynı coğrafyayı paylaşan halkların kaderinin aynı olacağı bilincinin oturması ve birlikten kuvvet doğar sözünün doğruluğu ekseninde bir olmak.

Bu unsurları destekleyici olan Mustafa Kemal ATATÜRK’ün sözlerine göz atalım:

Bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir. (1920)

Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar. (1923)

Milletin varlığını devam ettirmek için fertleri arasında düşündüğü müşterek bağ, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet, dinî ve mezhebî bağlar yerine Türk milliyeti bağı ile fertlerini toplamıştır. (1925)

Gerek AB’nin ülkemiz üzerinde doğrudan oynadığı oyunlar, gerekse ABD’nin BOP ekseninde dolayı olarak ülkemiz hakkında ki düşünceleri bu kadar aşikârken Ulusal Birliğin önemi daha da ortadadır. Nasıl 1919’da tek vücut olup Emperyalistlere karşı hayatları boyunca unutamadıkları bir tokat attıysak yeniden o birliği sağlamak zorundayız. Yenilen pehlivan misali bu coğrafya üzerinde bu topraklar üzerinde bitmek tükenmek bilmeyen arzuları olan devletlere, uluslara karşı birlik olmadan karşı çıkabilmemiz zordur.

Unutmayalım ki; “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir…” Bu eksen doğrultusunda Kemalist Devrime ve O’nun bize getirdiği Kemalist Milliyetçilik anlayışından bir parça dahi kopuşumuz emperyalizme hizmet etmekten öte bir şey değildir.