| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

KADİR LEVENT BECİT KİŞİSEL SAYFASI

3 "devrim" etiketi kullanan gönderi "devrim" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Devrim Rövanşı

Türkiye’de 1 yılı aşkın süredir iddianamesi bile hazırlanmadan pek çok önemli isimlerin gözaltına alındığı bir dava var: ERGENEKON

Bu davanın gerekçesi; Darbe hazırlığı ve darbecilik yapmak…

Yazarlar toplanıyor birden bire… Üstüne yetmiyor Emekli Paşalar toplanıyor… Hatta eski milletvekilleri aranıyor…

Ahmet HAKAN 2 Temmuz 2008 tarihli yazısında yazmış; “Eğer Turhan ÇÖMEZ, Recep Tayyip ERDOĞAN’da ERGENEKONCU derse Sayın ERDOĞAN’da tutuklanacak mı?”

Bu yaşanan olaylar yansıtıldığı gibi demokrasi karşıtlığına karşı bir mücadele değildir. Bu olay ancak demokrasi karşıtlığının ta kendisidir. Fikir soykırımıdır bu yapılanlar.

AKP ilk beyanında “Yargı Üstünlüğü”nü vurguladı. Bu beyan açıkçası bana hiç mi hiç samimi gelmedi…

Neden derseniz, aynı AKP, Anayasa Mahkemesi alehlerinde karar verince “Yargının Siyasallaştığı” vurgusunu yapmamış mıydı?

Artık öyle bir noktadayız ki AKP’yi eleştiren ERGENEKONCU…

Acaba Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut durumu göz önüne alınırsa, AKP’yi eleştiren herkesi gözaltına alabilecekler mi gerçekten çok merak ediyorum…

Lagendik dayanamadı atladı…

“Bu operasyon beni çok mutlu etti” dedi…

Biz de “Aaaa. Lagendik mutlu olmuş. Doğru yoldayız” mı diyeceğiz?

“Lagendik, sen bir çekil kenara” demenin daha uygun olduğunu düşünüyorum…

Mehmet ALTAN’da sevinmiş bu olaylara…

İkinci dereceden Cumhuriyetçi, İkinci dereceden Atatürkçü birinden de farklı bir beyan duymayı bekleyemezdik sanırım…

Bu sürecin oluşumunda bir de yayın organı vardı…

Taraf Gazetesi…

Onlar eğer bir tarafsa, biz de tarafız…

Kemalist Tarafız… Kemalist Tavırız…

Bu ülkede pek çok önemli görevlerde bulunmuş, önemli yerlerde bulunmuş insanların kaçaklarını sanarak baskınlarla tutuklanması kabul edilebilir bir şey değildir… Bu ülke sevdalıları bu geminin fareleri değil kaptanlarıdır…

Yargı üstünlüğünden bahseden AKP’ye bir önerim olacaktır…

Madem “Yargı Üstün” kaldırın üzerinizdeki zırhları… Kaldırın dokunulmazlıklarınızı… Kendinizin söylediği “Yargı Üstünlüğü”nü bu şekilde görelim… Önce siz güvenin yargıya ki insanlar söylediklerinizin samimi olduğuna inansın…

Karanlık bir rövanş maçı yapmaya çalışıyor AKP İktidarı…

Bu ülkede Rejimle, Mustafa Kemalle, Devrimlerle sorunları olmayanlarla, hatta bunların sonuna kadar arkasında olanlarla bir rövanş maçı yapmaya çabalıyor…

Karşı devrim sürecini oluşturmaya çabalıyor…

Sattığı Cumhuriyet Kazanımlarının üzerine bir de Cumhuriyeti baltalamaya çabalıyor…

Ama unutmamaları gereken bir nokta vardır…

Bu ülkenin Kemalist kadroları öyle tutuklama ile bitmeyecek kadar çoktur…

Eğer inanıyorlarsa “Yılanı baştan ezmek gerek” sözüne, bizlerin başı Mustafa Kemal ATATÜRK’tür ve O’nu yılan olarak görme gafletinde bulunacak herkesin sonu hüsran olacaktır…

Bu ülkede Kemalistler ne badireler atlattı. Bunun da altından rahatlıkla kalkacaktır…

Ancak siz dokunulmazlığınızı kaldırırsanız Yargı’ya, kaldırmazsanız bile tarihe hesap vereceksiniz…

Bizleri merak etmeyin…

Kemalistlerin; veremeyecek hesapları hiçbir zaman olmaz…

Esen Kalın

Ümmetsel Travma

Mustafa Kemal ATATÜRK ve Devrimlerine karşı toplumdaki bir kesimin geçirdiği “Ümmetsel Travma”, travmatik sayıklamalara neden olmaktadır.

Hümeyni hayranı genç bir kadın çıkıp pervasızca Atatürk’e ve yapıtına saldırmakta bir sakınca görmemektedir. İktidar partisinin de Genel Başkan Yardımcısı bunun üzerine çıkıp bir de Türk Devrimi’nin toplumda travma yattığını belirtmekte.

Ne demişti Dengir Mir Mehmet FIRAT hatırlayalım hep birlikte:

“Türk toplumu bir travma yaşamıştır. Bir gecede kıyafetlerini, dillerini değiştirmeleri istenmiştir. Dini yaşama biçimleri ortadan kaldırılmıştır”

Konuya nereden yaklaşsam tutarsız kalıyor. Dil ile alfabe arasındaki farkı kavrayamamış bir insan bir partinin Genel Başkan Yardımcısı oluyorsa, üstüne bir de bu parti iktidar oluyorsa oturup bir düşünmekte fayda vardır. Eğer önceden biz Türkçe’den farklı bir dil kullanıyorsak ve bunu da bilmiyorsak Sayın FIRAT’ı yetiştiren tarihçiler hepimizi aydınlatsınlar.

Dini yaşama biçiminin ortadan kaldırıldığı ise tamamen mesnetsiz bir iddiadır. Bu insanlar rahat bir şekilde tüm ibadetlerini hala yapabiliyorlar. Türk Devrimi’nin başlangıcı olarak kabul edilen 19 Mayıs 1919’dan önce ibadet şekillerinde acaba bir farklılık mı bulunmaktaydı?

Kıyafet konusu ise garipliğin en üst düzeyidir. İnsanlar o günlerde neler giyiyorlarsa ondan sonra da aynı şekilde giyindiler. Hatta belki bilmiyordur Sayın FIRAT, Anadolu’nun pek çok köyünde hala aynı giyim tarzı mevcuttur. Kıyafetten kastı “Fes” ise o bizim tarihimize ithal olarak 2. Mahmut tarafından sokulmuştur.

Diğer genç kadına dönelim.

Bu genç kadın ne diyor:

“Ben Hümeyni hayranıyım…”

“Eğer suç değilse ben Atatürk’ü sevmiyorum…”

“Biz keşke İngiltere’nin himayesinde kalsaydık…”

Bu genç kadın arkadaşıma bir iki soru soralım…

Madem Humeyni hayranısın neden Kanada’ya gittin de İran’a gitmedin?

Bu genç hanımın acaba ataları Milli Mücadele’de savaştılar mı?

Bireyler şahıs olarak kimseyi sevmek zorunda değillerdir. Tıpkı bu şekilde garip açıklamalar yapan insanları benim sevmediğim gibi…

Ancak bir gerçeklik vardır.

Toplumu yabancı devletlerin sömürgeleştirmesinden kurtarmak için canı pahasına savaşmış insanlara saygı duymak zorundasınızdır. Eğer senin ataların bu ülke için kan döktülerse –ki döktüklerine inanıyorum- sen çıkıp kimsenin eserine, kendi atalarının eserine saygısızlık edemezsin.

Gerekçesi neymiş bu hanımın?

Okuma özgürlüğü elinden alınmış…

Atatürk’ü sevmediğini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısından rahatsız olduğunu belirten bu hanıma şunu söyleyebilme hakkımın olduğuna inanıyorum…

Kendi atasına, kendi atasının kanına, kendi atasının yapıtına, kısacası kendi tarihine saygı duymayan, sahip çıkmayan bir birey okusa da topluma zerre kadar fayda sağlayamaz. Bu tarz bireyler fayda sağlayamayacağı için bu devletim bu tip insanlar için para harcamamalıdır. Benim, ailemin, hatta tüm toplumun verdiği vergilerle beğenmediğin bir sistemden hiçbir şey, okuma hakkı dahi olsa isteyemezsin…

Bu hanımı aradan çıkarıp tekrar travma yaşandığını söyleyen Sayın FIRAT’a bir iki kelam daha edelim.

Evet! Türk Devrim Tarihi bir travma yaşatmıştır…

Ancak bu travma bu toplumda değil, kamyonlarıyla kağnılara yenilmiş olan anamalcı ve sömürgeci sistemlerde yaşanmıştır…

İşbirlikçi ve mandacı zihinlerde bir travma yaşatmıştır…

Sizler bugün meydanlarda söz söyleme hakkının ne şekilde geldiğini bir düşünün. Eğer bu sistem olmasaydı, eğer bu devrim süreci olmasaydı, eğer bunların mimarı Mustafa Kemal ATATÜRK olmasaydı, siz belki de İngiltere’nin yine bu coğrafya üzerinde kurulmuş bir maden ocağında ölüm pahasına çalışıyor olacaktınız. Hem de bu ülke yerine başka ülkelere hizmet için…

Bu eğer Sayın FIRAT’ta bir mana taşımıyorsa yaşadığı travmanın çok şiddetli olduğunu düşünüyorum ve en yakın sağlık kurumunda bir tedavi olmasını diliyorum…

Bu travma Türk toplumunda yaşanmamıştır. Türk toplumunun doğasından gelen Özgürlük duygusunu kaybetmiş, devletin başındaki ram olmayı bir marifet sayan, kendi toplumunu düşünmeyen bir avuç kitlede yaşanmıştır. Türk tarihinden saygı duymayan kimseler yaşadıkları bu “Ümmetsel Travma”yı toplumun tamamına mal etme lüksüne sahip değildir…

Kemalist Devrim ve Laiklik

Laiklik, en kaba tarifi ile devlet işlerinde hiçbir dini inanışın referans olarak alınmamasıdır. Devlet bütün dinlere eşit uzaklıktadır.

Dünya üzerinde özellikle Hristiyanlık'tan sonraki süreçlere bakıldığı zaman devletler din eksenli yönetilmeye başlanmışlardır. Hristiyanlığın yayılımı ile güçlenen teokratik devlet geleneği, İslamiyet'in kabulünün hemen ardından İslam Devletleri'nde görülmeye başlanmıştır. Gerek İslam Devletlerinde gerekse Hristiyan Devletlerde Teokratik Devlet Düzeni'nin yaptığı uygulamaların ne kadar faşizanca olduğu gözle görülür bir gerçektir. Bunların hepsini tek tek anlatmak ve açıklamak çok uzun sürecektir.

Birinci Dünya Savaşı ardından parçalanan ve işgal altına olan topraklarımızda verdiğimiz Bağımsızlık Savaşı'nın ardından kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ün önderliğinde yavaş yavaş laik bir devlet olma yoluna girmiştir. 3 Mart 1924 tarihinde Hilafetin Kaldırılışı ile başlayan süreç, 1928'de Anayasa'dan "Türkiye Cumhuriyeti'nin dini İslamdır" ibaresinin çıkarılması ile devam etmiş, 1937'de Anayasa'ya giren Laiklik ilkesi ile tam olarak vücut bulmuştur. Tabiki bu yaşanan deneyimin arkasında yapılan pek atılım Türk Devrim sürecinin güçlenmesinde çok önemli etki yaratmıştır.

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Laik Devletle ilgili düşünceleri açık ve nettir.

Atatürk, laiklik anlayışını, kendi el yazısı ile kaleme aldığı "Medeni Bilgiler" kitabında, iki öğeyi baz alarak açıklıyordu:

1) Sadece din ve devlet işlerinin değil, dinin de siyasetten ayrılması;
2) Yasaların dine göre değil, toplumun gereksinmelerine göre yapılması.

Bunun dışında Atatürk'ün Laik Devlet ile ilgili önemli olan sözlerinin birkaçının incelenmesinde fayda vardır.

Türkiye Cumhuriyeti'nde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır. Tabiatiyle ibadetler, güvenlik ve genel adaba aykırı olamaz; siyasi gösteri şeklinde de yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara artık Türkiye Cumhuriyeti asla katlanamaz.
Bir de, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde, tüm tekkeler ve zaviyeler ve ve türbeler kanunla kapatılmıştır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, büyücülük, türbedarlık vesaire yasaktır. Çünkü bunlar gericiliğin kaynakları ve cehaletin damgalarıdır. Türk Milleti, böyle müesseselere ve onların mensuplarına katlanamazdı ve katlanmadı. (1930)

Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi, ne bir din, ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz. ( 1930 )

Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimslerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz. ( 1930 )

Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar. ( 1924 )

Laikliği Mustafa Kemal ATATÜRK döneminden itibaren sürekli bir şekilde Dinsizlik olarak gösterme çabaları bir kısım gerici cenah tarafından gündeme taşınmıştır.Oysa Laiklik asla ve asla dinsizlik değildir. Sahte dincilere ve din simsarlarına karşı mücadele ettiği için öz olarak dini koruyup kollamaktadır da. Laikliği dinsizlikle birbirine karıştıran insanlar ilerleme ve yenileşme yolunda en büyük engel olarak varoldular ve şu anda tüm güçleriyle bu engeli önümüze koymuş durumdalar.

Laiklik ilkesi ümmetçilikten ulusçuluğa, kulluktan yurttaşlığa, bağnazlıktan çağdaşlığa yönelişini simgeler. İlk olarak Erzurum Kongresi kararlarında vurgulanan laiklik ilkesi, Cumhuriyet'in kurulmasından sora yönetimde, eğitimde, toplumsal yaşamda ve hukuk sisteminde aşama aşama yaşama geçirilmiştir. 1937 yılında Anayasa'ya giren laiklik ilkesine, 1961 ve 1982 anayasalarında da özel önem verilmiş, devletin değiştirilemez nitelikleri arasında yerini almıştır.

Durum böyle iken ülkemizde laik devlete ters düşecek olaylar Atatürk'ün ölümünden kısa bir süre sonra başlamıştır. 1933'de okul programlarından çıkartılan din dersi 1949'da ilkokullarda, 1956 yılında da orta okullarda programdışı olarak seçmeli dersler arasında yerini almıştır. 1982 Anayasasıyla da ilk ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu hale getirilmiştir.

1925 yılında kapatılan türbeler, 1949 yılında tekrar açılmıştır. 1973 yılında İmam-Hatip Liseleri eğitime başlamıştır. Bu süreçlerin şiddetlenerek devam etmesi sonucun da hali hazırdaki durum karşımıza çıkmaktadır.

Meclis'te Laikliğin gerekliliği tartışılır duruma gelmiştir ki bu başta Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'E ve Kemalist Devrim'de emeği geçen herkese karşı yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Laikliğe karşı duran bir insan Mustafa Kemal ATATÜRK'ün Çankaya'daki koltuğuna oturmak üzere hazırlanmaktadır.

Cumhuriyet Meclisi'nin Başkanı Laikliğin tanımını tartışmaya açma gafletini gösterecek kadar anayasadan ve siyasetten bihaber durumdadır. Sayın Başkan'a Atatürk'ten bir anı aktarmakta fayda vardır düşüncesine sahibim. Mecliste Laikliğin tanımını soran bir vekile Mustafa Kemal kürsüden eğilerek; "Laiklik Adam Olmaktır!" diyerek üstü kapalı olarak bu mesajı meclis çatısı altında ki tüm bireylere vermiştir.Bunu o çatı altında bulunan ve laik Cumhuriyet'in devamı için yemin eden tüm azalara hatırlatmak gerekir.

Türkiye’nin Laikliği ile ilgili ciddi sorunu olan bir meclisin faaliyetlerini sürdürmesi ne yazık ki hepimizi derinden yaralamaktadır. Ülkemizde, irtica, gericilik, din sömürücülüğü kol gezerken yatağımıza uzandığımızda rahat bir uyku çekmemize ne yazık ki imkan yoktur. Özellikle 12 Eylül sonrasında Netekim Paşa’nın istediği Özal Gençliği ülkede hakim grup halini almışken ileriye baktığımızda pekte aydınlık günlerin bizi beklemediği acı bir gerçektir. Yıllarca anlatıl(a)mayan Mustafa Kemal’i, İlkelerini ve Devrimlerini yeni yetişen kuşaklara ve hali hazırdaki sömürülen toplumumuza anlatmak hepimizin en öncelikli görevidir. Bu yola çıkarken hiçbirimizin dinlenmeye bile vakti olmadığını hepimiz bilmek durumundayız.

İleride bizi bekleyen karanlık günlere karşı hepimiz elimizden geldiğince çabalamalı ve ufak kıvılcımları dev alevlere dönüştürerek Kemalist Devrimin kaybedilen kazanımlarını bu ülkede yeniden hakim kılmalıyız…